|
|
July 17
Ermeni Yasa Tasarısı'nın İçeriği ve İddialara Verilen Cevaplar
-
Eylül 2000 yılından beri ısıtılıp ısıtılıp Amerikan kongresine getirilen “Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı” bu defa Demokrat Kongre başkanı Nancy Pelosi sayesinde geçecek kaygısı Türkiye’de hakimdir. Aslında tasarının geçip geçmemesinin birkaç açıdan önemli olmadığı kanaatindeyim. Birincisi, zaten benzeri karar tasarıları Eyalet Parlamentolarında kabul edilmiştir. ANCA’nın resmi sitesine göre şu an 42 Eyalette Ermeni soykırımı kabul edilmiş durumda. Gerçi bu sayı abartılıdır gerçek rakam 32 kadardır ama bunun da önemi yoktur. Nasıl olsa önümüzdeki yıl içinde hedeflenen sayıya ulaşmaları mümkündür. İkincisi, tasarının yaptırım gücü yoktur. ABD Başkanından 24 Nisan günü 1,5 milyon Ermeninin öldürüldüğünü ifade etmesi istenmektedir. Bu güne kadar Amerika’nın Cumhuriyetçi veya Demokrat başkanları 24 Nisan konuşmalarında “soykırım” sözcüğünü telaffuz etmeden aynı anlama gelebilecek sözler sarf ettiler. Ancak bu söylediklerimizden Türkiye’nin tasarıyı engellemek için mücadelesine son vermesi anlamı çıkarılmamalıdır. Elbette Türkiye var gücüyle hakkındaki bu son derece haksız, ahlaksız ve karalayıcı tasarıyı engellemek ve Türk milletinin sonsuza dek “soykırımcı” olarak damgalanmasının önüne geçmek için mücadele edecektir. Aksi takdirde diasporadaki Türk çocukları okul kitaplarında katil olarak ilan edilmenin ezikliği ile bulundukları ülkelerde asosyal bir kişilik geliştireceklerdir.
-
Diğer taraftan Alt Temsilciler komitesine sunulan söz konusu tasarı tarihi açıdan gayri ciddi ve maddi hatalarla doludur. Gerekçeler özensiz ve bu senatörler ne versek kabul eder mantığı ile hazırlanmıştır. Tasarı, Başkan’ın ABD dış politikalarını, insan hakları, etnik temizlik ve ABD arşiv kayıtlarının ortaya koyduğu Ermeni soykırımı gibi konulara daha duyarlı bir şekilde yürütülmesini temin etme çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca yine Başkan’dan 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olarak ilan etmesini talep etmektedir. Bu çağrı, doğal olarak Türkiye ABD arasındaki ilişkileri etkilemeye yöneliktir. Bu bakımdan yaptırım gücü olmamakla birlikte, Türk-Amerikan ilişkilerinin dostluk ve işbirliği çerçevesinde yürütülmesine pürüz getireceği için önemlidir. Çünkü bu tasarıda önceki tasarıdan farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti soykırımdan sorumlu tutulmaktadır. Halbuki önceki tasarının politika deklarasyonu kısmında üçüncü bir madde vardı ve burada soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapıldığı ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırım yapmadığı açıkça belirtiliyordu. Belki daha da önemli olan, tasarı kabul edildiği takdirde ABD’de Türk imajının çok olumsuz bir şekilde etkileneceğidir. Bu da iki ülkenin ticari ve kültürel ilişkilerinde önümüzdeki yıllarda önemli bir kambur oluşturacaktır. Bu yüzden tasarının doğruları yansıtmadığı Amerikan kamuoyuna anlatılmalıdır. Bu amaçla, tasarının maddelerindeki maddi hatalar aşağıda değerlendirilmektedir.
(1) Ermeni soykırımı 1915 -1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni'nin sınır dışı edilmesiyle, bunlardan 1,5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürülmesiyle, kurtulan 500 bininin de evlerinden kovulmasıyla ve 2500 yıllık Ermeni varlığının anavatanından tasfiye edilmesiyle sonuçlandı.
Bu maddede sözde soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1915-1923 yılında gerçekleştirildiği, 2 milyon Ermeni’nin sürgüne gönderilerek 1,5 milyon kadın, çocuk ve erkeğin ölümüne sebep olunduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca hayatta kalan 500.000 Ermeni’nin evlerinden çıkarılmak suretiyle Anadolu’daki 2500 yıllık Ermeni varlığının sona erdirildiği öne sürülmektedir. Halbuki 1923 yılında Osmanlı Devleti artık tarih sahnesinde yoktur. Başta V. Dadrian ve pek çok diğer Ermeni araştırmacı da 1915-1916 yıllarında 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü ve sözde soykırımın gerçekleştiğini iddia ettiği bilinmektedir. O halde neden tarihin 1923’e kadar uzatıldığı sorusu akla gelmektedir. Muhtemelen Ermeni lobileri tarihi bu aralıklarda tutmak suretiyle, Türkiye’nin reddi miras yoluyla cezasız kalmasının önüne geçmeyi planlamakta ve T.C. devletini de karalamaktadırlar. Diğer taraftan öldürüldüğü veya hayatta kaldığı belirtilen Ermeni sayısı hakkında tasarıda yer alan rakamlar abartılı ve yanlıştır. 1914 Ermeni nüfusunun tahminlere göre 1.400.000-1.700.000 arasında olduğu artık bir çok bağımsız araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Dr. Johannes Lepsius-ki pro Ermeni bir papaz ve yazardır- Patrikhanenin verdiği rakamların üzerini çizerek 1.845.450 rakamını yazmıştır (Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919, s. 308). 2 milyon nüfus rakamı ise hiçbir kaynakta geçmemektedir. (Bkz. H. Özdemir ve diğ. Ermeniler: Sürgün ve Göç, Ankara, 2004, s. 49-50). 1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü de bir efsanedir. Bu efsane 24 Temmuz 1915 tarihinde (yani tehcirin resmen 44. günü) Harput Amerikan konsolosu Leslie Davis’in raporunda “ne kadar Ermeni’nin öldürüldüğünü söylemek imkansızdır, fakat sayının bir milyondan az olmadığı tahmin edilebilir” demesiyle başlamıştır (NARA 867.4016/269) Kaldı ki Ermenilerin teorisyeni Dadrian bile 1 milyon hayatta kalan Ermeni’den bahsetmekte ve kayıpları da 1.1 milyon olarak pek çok yayınında beyan etmektedir. 1919 Paris görüşmelerinde Bogos Nubar Paşa yaklaşık 600-700 bin Ermeni’nin tehcir edildiğini belirtmektedir. Ayrıca Patrikhane savaş sonunda Anadolu’daki toplam Ermeni sayısını en az 644.000 olarak vermektedir. Cemiyet-i Akvam 1922 yılında dünyadaki Türkiye Ermeni sayısını 817.873 olarak açıklamaktadır. Üstelik aynı belgeye göre Müslüman olan veya Türkiye’de kalan 281.000 Ermeni bu rakama dahil değildir. (NARA 867.4016/816) O halde nasıl 1.5 milyon Ermeni öldürülmüş olabilir. Kaldı ki savaş sonrasında Ermeni Patrikhanesi tarafından İngiltere ve Fransa büyükelçilerine gönderilen bir memorandumda 1914-1918 arasında “200.000 Ermenin canlı canlı gömüldüğü veya Van Gölü, Fırat ve Karadeniz’de boğularak öldürüldüğü” iddia edilmektedir. Bu memorandum, Paris Barış görüşmeleri öncesinde Amerikan delegasyonuna verilen bir rapora “Report Presented to the Preliminary Peace Conference by the Commission on the Responsibility of the Authors of the war and on the Enforcement of Penalties, March 29, 1919) da aynen yansımıştır.Demek ki 1919’da Ermeni Patrikhanesi de Ermeni kayıp sayısını 200 bin olarak tahmin etmektedir.
(2) 24 Mayıs 1915 Müttefik Kuvvetler; İngiltere, Fransa ve Rusya ilk kez açıkça bir başka hükümeti “insanlığa karşı suç” işlemekle itham eden ortak bir bildiri yayınladı.
Tasarının 2. maddesinde 24 Mayıs 1915 tarihindeki Müttefik deklarasyonuna yer verilerek güya Osmanlı devletinin sürgünden önce uyarılmasına rağmen etnik temizlik yaptığı ileri sürülmekte ve bu şekilde devletin planlı ve sistematik bir operasyon ile Ermenileri imha ettiği fikri uyandırılmaya çalışılmaktadır. Elbette bu deklarasyon yayınlanmıştır ama yayınlayanlar o tarihte Osmanlı’yı parçalamak için gizli anlaşmalar yapan devletlerdir. Ayrıca deklarasyonu yayınlayan Rusya o tarihlerde ülkesindeki Yahudilere karşı katliam yapmaktaydı. İngiltere ise Alman kökenli isyancı vatandaşlarını sınır dışı etmekte yada toplama kamplarına göndermekteydi. Ayrıca belirtilmelidir ki, deklarasyonda bahsedilen iddialar Ermeni siyasi partilerinin görüşlerine dayanmakta ve tarih 20 Mayıs 1915’de Rusların Van şehrini tamamen işgal etmesi ve Ermenilerin Müslümanları kılıçtan geçirdiği bir dönemdir.
(3) Bu ortak bildiride, "Müttefik Kuvvetler'in, bu suç için Osmanlı Devletinin tüm üyelerini ve yanında bu katliamlara bulaşmış işbirlikçilerini de bizzat sorumlu tutacağını açık açık Bab-ı Ali'ye beyan eder” deniliyordu.
Yukarıda ifade edildiği gibi bu Müttefiklerin bir propaganda faaliyetidir. Nitekim Osmanlı Devleti verdiği cevapta, Osmanlı topraklarında Ermenilere karşı katliam yapıldığı kesinlikle yalandır demiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun cevabında çok ilginç bir detay da vardır: Bu iftiraların kaynağı Romanya ve Bulgaristan’da bulunan İngiltere ve Rusya konsoloslarıdır. Gerçekten de Taşnaksutyun Siyasi propaganda büroları da bu iki ülke başkentindeydi ve Mavi Kitap’taki pek çok katliam haberiyle ilgili raporlarda bu bürolardan çıkmıştır.
(4) I. Dünya Savaşı sonrası Türk hükümeti, Ermeni soykırımının “organizasyonu ve uygulamasında” ve “Ermenilerin katliamı ve imhasında” yer almış bulunan üst düzey yöneticileri suçladı.
Tasarının 4. maddesi savaş sonrasında Osmanlı’nın suçu mahkemelerinde kabul ettiğini ve soykırım sanıklarının tutuklu olanlarını mahkum ettiğini iddia etmektedir. Ünlü Amerikan tarihçisi Justin McCarthy bu mahkemeleri “kanguru mahkemeleri” olarak değerlendirmekte, mahkemelerin işgalci müttefiklerin kukla yönetimi tarafından kurulduğunu hatırlatmaktadır. İngiliz Yüksek Komiseri S.A.G. Caltorphe Londra’ya yazdığı bir raporda yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü ve hem Türk hem de kendi hükümetlerinin itibarını zedelediğini belirtmiştir. (FO 371/4174/118377) Ferudun Ata adlı bir tarihçi tarafından hazırlanan İşgal İstanbulu’nda Tehcir Yargılamaları, Ankara 2005 adlı eserde ifade edildiğine göre, dönemin hükümeti, Paris Barış Konferansı’nda daha uygun koşullar elde etmek ve muhalifi olduğu İttihat ve Terakki Milletvekillerinden intikam almak için mahkemeleri kurmuştur. Mahkemeler de sorgular da düzmecedir. Yalancı şahitler, sanıklar aleyhine ifade vermeye zorlanmıştır. Örneğin Yozgat tehcir davasından sanık olan Jandarma komutanı Binbaşı Tevfik aleyhine ifade veren kunduracı Artolos ücret karşılığı ifade vermesi için İstanbul’a getirilmiş, daha sonra aynı kişi Dr. Ata’nın tespitine göre Müslüman olmuş Rifat adıyla komisyona ifade vermiştir. Dr. Ata’nın eseri bunun gibi yalancı tanık ifadelerini deşifre etmektedir. Tanıklar lehine ifade veren kimse mahkemeye çıkarılmamıştır. Mahkeme başkanları yalan şahitleri bazen ortaya çıkarmalarına rağmen asla cezai işleme baş vurmamışlardır. Dr. Ata şahitlerin İngiliz Yüksek Komiserliğinde oluşturulan “Ermeni-Rum Şubesi”nde eğitilerek mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir. Tevfik Paşa hükümeti döneminde mahkeme kararlarının temyizi için açılan davaların büyük bir çoğunluğu da bozulmuştur. Temyiz sonucu kararı bozulanlar arasında maalesef idam edilen Nusret Bey’in davası da vardır. Öte yandan İngiliz Komiseri Amiral Caltorphe da bu mahkemelerin Müttefik güçler için utanç verici olduğunu rapor etmiştir (FO 371/4173/61185’den naklen Gunther Lewy) 4. Nisan 1919’da ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck, “ yaygın bir şekilde, [yargılamaların] çoğunun kişisel intikam saikiyle veya İtilaf Devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla yapılmakta olduğuna inandığını” rapor etmiştir. (NARA 867.00/868; M 353, roll 7, fr. 448) Kaldı ki haksız yargılamalarla bu kararların alınmasına yardımcı olan İngiltere, 144 İttihatçı ileri gelen mahkumu benzeri suçlamalarla Malta’ya götürmüş ama haklarında somut delil bulamadığı için mahkemeye çıkarmamıştır.
(5) Jön Türk Rejiminin (İttihat ve Terakki Partisi) yetkilileri, kurulan askeri sıkıyönetim mahkemelerinde, Ermeni halkına karşı katliamlar organize etme, uygulama suçlamasıyla yargılanarak mahkum edildiler.
Dr. Feridun Ata’nın yukarıda işaret ettiğimiz tespitleri dışında, Justin McCarthy, Gunter Lewy gibi tarihçiler bu mahkemelerin güvenilir olmadığını, sanıklar aleyhine şahitlik yapanların sorgulamalarının yasal zeminde yapılmadığını, savunmalarının dikkate alınmadığını, mahkeme başkanlarının savcı gibi hareket ettiğini, sanığa savunma hakkının usule uygun olarak verilmediğini belirtmişlerdir. Lewy’nin de belirttiği gibi yargılamalar boyunca mahkeme hiçbir tanık dinlememiş ve hükümler tamamıyla savunmanın yanıtı dikkate alınmadan yalan şahitlerin ifadelerine dayanılarak verilmiştir. ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck Yozgat mahkemesindeki sanıkların “anonim mahkeme kayıtlarına” dayanılarak yargılanmalarını onaylamadığını ifade etmiştir. (NARA 867.00/81’den naklen Gunther Lewy). Ayrıca mahkemeye çıkarılanların büyük bir çoğunluğu görevlerini suiistimal ve askeri emre itaatsizlik gibi suçlardan mahkum olmuşlardır.
(6) Ermeni soykırımının başta gelen organizatörleri olan Harbiye (Savaş) Bakanı Enver, İçişleri Bakanı Talat ve Donanma Bakanı Cemal işledikleri suçlardan dolayı idama mahkum oldular, ancak mahkemelerin kararları uygulanmadı.
İşgal İstanbul’undaki olağanüstü mahkemelerde Enver, Talat ve Cemal gıyaplarında yargılanmışlar ve idama mahkum edilmişlerdir. Ancak tasarı metninde ima edildiği gibi bu üç kişi, “Ermeni halkına karşı katliamlar organize etmek ve uygulamak”tan değil, ülkeyi korkunç bir savaşa sokmak gibi siyasi bir suçtan dolayı mahkum edilmişlerdir. Ayrıca not etmek gerekir ki, İttihat ve Terakki Partisinin I. Dünya savaşında en etkili bu üç kişisinin mahkemeleri firarda oldukları için gıyaben yapılmış, mahkemelerinde hiçbir somut delil gösterilmeden mahkumiyet kararı verilmiştir. Dolayısıyla bu sanıklara verilen cezanın infaz edilmemesi ihmal veya işlenen suça kayıtsız kalmakla alakalı değildir. Üstelik Cemal Paşa Suriye’deki kamplarda Ermenilere yaptığı yardımlar dolayısıyla Ermenilerin bile takdirini kazanmış, Lepsius bile onun yardımlarını övmüştür. Sonuçta, bu üç tarihi şahsiyet firar ettikleri ülkelerde Nemesis adlı gizli bir Ermeni terör örgütünün tetikçileri tarafından öldürülmüşlerdir. Üstelik bu örgüt, mahkemelerde suçlu bulunmayan Sait Halim Paşa, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi gibi devlet görevlilerini de yargısız infaza tabi tutarak öldürmüştür.
(7) Ermeni soykırımı ve bu adlî başarısızlıklar, Avusturya, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Vatikan ve diğer birçok ülkenin ulusal arşivlerinde yer alan karşı konulamaz delillerle belgelenmiştir. Bu belgelerdeki sayısız kanıt, bu gerçekleri, bu olayları ve bu sonuçları doğruluyor.
Tasarının 7. maddesinde Avusturya, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya ve ABD arşivlerinde yeterli arşiv belgesinin soykırımı ispat için mevcut bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak tarafımdan Amerikan arşivlerindeki bütün malzeme görülmüş ve didik didik edilmiş olmasına rağmen somut olarak kişiler hakkında kullanılabilecek nitelikli belgelerin sayısının çok az olduğu tespit edilmiştir. Ölümlere veya katliamlara doğrudan tanıklık edenlerin ifadelerini içeren belge sayısı çok azdır. Tanık ve konsolos raporlarında sözü edilen hemen bütün katliam bilgileri duyumlara dayanmaktadır. Belgelerin önemli bir kısmı da Patrikhane ve Taşnak siyasi propaganda bürolarının deklarasyonlarından ibarettir. Nitekim Malta’da tutuklu bulunan 144 Türk hakkında Amerikan arşivlerinde yapılan araştırma sonucunda hiçbir somut veriye ulaşılamamış ve R.G. Craigie, Lord George Curzon’a yazdığı 13 Temmuz 1922 tarihli yazıda delil teşkil edebilecek somut bir bilgiye ulaşamadığını belirtmiştir. Bu yüzden olsa gerek Türk Hükümeti tarafından resmen Ermenistan Cumhuriyetine önerilen ortak bir tarih komisyonu kurulması ve çalışma sonuçlarının her iki tarafça kabul edilmesi teklifi reddedilmektedir.
(8) ABD Ulusal Arşivleri, Ermeni soykırımı İle ilgili çok kapsamlı ve doğru belgeleri bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 59. kayıt grubu altındaki 867.00 ve 867.40 numaralı dosyalar kamuoyu ve ilgili kuruluşların kullanımına büyük ölçüde açıktır.
Amerikan arşivlerinde bulunan belgeler çeşitli tasnifler altında toplanmıştır. Ermenilerin genelde iddialarını dayanak olarak kullandıkları koleksiyon “Dışişleri Bakanlığı Belgeleri” ve özellikle de “Türkiye’nin İçişleri”dir. Bu belgelerin büyük bir çoğunluğu Morgenthau’nun iki Ermeni tercümanının yorumuyla derlenmiştir. Ermeni siyasi propaganda bürolarının hazırladığı sahte tanık ifadeleri söz konusu raporlara girmiştir. Bununla birlikte özellikle konsolos raporlarındaki duyumlarla ilgili satırlar göz ardı edilerek bu belgeler okunduğunda tehcir operasyonun olumlu tarafları hakkında çok değerli bilgiler içerdikleri görülecektir. Mesela Halep’te bulunan J. Jackson’ın raporlarında Halep’e ulaşan Ermenilerin sayısının 500.000’lere ulaştığı, bunların kent içinde ve dışında evlere, köylere ve kamplara yerleştirildikleri, Cemal Paşa’nın yaptığı yiyecek yardımları, kampların yönetimi ve gelenlerin din, mezhep ve ulaşım vasıta çeşitlerine göre tasniflerinin yapıldığı görülmektedir.
(9) 1913-1916 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu nezdinde ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau, aralarında Osmanlı İmparatorluğumun müttefiklerinin de yer aldığı çeşitli ülkelerin resmi görevlilerinin Ermeni soykırımına ilişkin protestolarını organize etti ve başını çekti.
Madde 9-10. da Morgenthau’nun kitabını soykırım iddialarını desteklemek için kullanmak bilimsel açıdan kınanacak bir durumdur. Amerikalı tarihçi Heath Lowry, Morgenthau’nun Hikayesi adını verdiği kitabında büyükelçinin iki Ermeni tercümanının raporları nasıl tahrif ettiklerini delilleriyle göstermiştir. Kaldı ki Morgenthau’nun eseri yerine onun Dışişleri Bakanlığına göndermiş olduğu raporların aslını kullanmak daha doğru ve bilimsel metotlara uygun bir yaklaşımdır. Diğer taraftan Morgenthau Anadolu’ya ayak basmış bile değildir ve kendisi fazlasıyla Ermenilerin davasına angaje olmuş bir kişidir. Kendisinden sonra İstanbul’da görev yapan Amiral Bristol de raporlarında Morgenthau’yu taraf olmakla ve katliam haberlerini abartılı olarak bildirmekle suçlamıştır. Morgenthau’nun eserinin 1918 yılında Paris Barış Konferansında Ermenistan delegasyonunun devlet kurma taleplerini desteklemek üzere yazılmış bir propaganda eseri olduğu kanaati bilim çevrelerinde hakimdir.
(10) Büyükelçi Morgenthau, ABD Dışişleri Bakanlığı'na Osmanlı İmparatorluğu hükümetinin politikasını "bir ırkın imha kampanyası" olarak açıkladı ve kendisine 16 Temmuz 1915'te Dışişleri Bakanı Robert Lansing tarafından “Bakanlık, Ermeni zulmünü durdurmak için (yürüttüğünüz)....prosedürünüzü onaylıyor” şeklinde bir talimat verildi. Morgenthau’nun raporunda geçen bu tür ifadeler onun tercümanı Arshag Schmavonian ve sekreteri Hagop Andonian’ın ne kadar etkisinde kaldığını göstermektedir. Morgenthau’nun bu tespitlerini yaptığı günlerde henüz pek çok ilde sevk ve iskan faaliyeti ya başlamamış ya da birkaç hafta önce başlamıştır. Unutulmamalıdır ki Erzurum dışında pek çok doğu vilayetinden sevk 1Temmuz 1915 sonrasında başlamıştır. Harput’tan sevkıyat 4 Temmuz’da Elazığ’dan 1 Temmuz’da, Trabzon’dan 1 Temmuz’da ve Yozgat’tan 18 Temmuz’da sevk başlamıştır. Demek ki Morgenthau’nun raporunu kaleme aldığı Temmuz ayı, henüz yaşananları “bir ırkın imha kampanyası” olarak betimlemek için çok erkendir. Bu rapor, olsa olsa büyükelçinin ön yargısını anlamak bakımından uygun olabilir. ABD Dışişleri Bakanlığının söz konusu talimatı, kuşkusuz Büyükelçisinin bakanlığa verdiği raporlar doğrultusundadır. Henüz erken bir tarihte ABD Dışişleri Bakanlığının katliamların bir ırkın imhası boyutunda olduğuna kanaat getirerek bir talimat vermesi zaten mümkün değildir.
(11) 9 Şubat 1916'da Kongre'nin hem Senato hem Temsilciler Meclisi'nde kabul edilen 12 sayılı kararında, ABD Başkanından, “bu ülkenin vatandaşlarının, o tarihlerde açlık, hastalık ve tarifsiz acılarla boğuşan Ermenilerin refahı için toplanmakta olan fonlara katkıda bulunarak onlara olan sempatilerini ifade edebilecekleri bir gün ayırmasının” önerilmesi kararlaştırdı.
Robert Lansing’in bu önergesi de Amerikanın Ermeni kamplarındaki mültecilere yardım faaliyetine katkıda bulunmaya yönelik bir faaliyetin sonucudur. Dolayısıyla Lansing’in önergesinin Ermenilerin iddia ettiği gibi bir amaçla hazırlanmadığı açıktır. Zaten Dışişleri Bakanı Lansing, Başkan Wilson’a gönderdiği 21 Kasım 1916 tarihli yazısında Ermeni tehcirinin aslında Ermenilerin ihanetinden dolayı yapıldığı savunulmuştur. Ayrıca altı çizilmesi gereken bir nokta da şudur ki, o tarihlerde Müslüman köylü de aynı şartlardan muzdariptir. Justin McCarthy’in “Death and Exile” kitabında belirtildiği gibi Müslümanların kayıpları da 2 milyonun üzerinde olup, çoğu açlık ve salgın sebebiyledir. Hikmet Özdemir’in “Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918” kitabında belirtildiği gibi hastane kayıtlarına göre ordunun bile salgınlardan kaybı 401.859 kişidir.
(12) Başkan Woodrow, bir Kongre kararıyla, Amerikan halkının evlatları sayılan 132.000 öksüz ve yetim dahil, Ermeni soykırımından kurtulanlara yardım temelinde 1915-1930 arasında $116.000.000’lık bir tutara ulaşan ve “Yakın Doğu Fonu” olarak bilinen derneğin oluşturulmasını onayladı ve teşvik etti.
Öncelikle bu derneğin ilk oluşumu “Ermeni ve Süryanilere Yardım Komitesi” şeklinde olmuş ve kuruluşunda ABD İstanbul Büyükelçisi H. Morgenthau önemli bir görev ve sorumluluk üstlenmiştir. Bu yardım komitesinin taşradaki üyeleri misyonerler ve fakat özellikle konsoloslar olmuştur. Mesela Halep koordinatörü konsolos J. Jackson’dır. Bu komite 1919 yılında aynı amaçla kurulan diğer fonları bir çatı altında toplayarak NER “Yakın Doğu Fonu” adını almıştır. Bu tasarıda vurgulanmayan husus, bu yardım kuruluşlarının Osmanlı hükümetinin destek, teşvik ve izniyle Ermeni ve diğer vatandaşlara yardım götürdükleridir. Savaşın başlangıcında Osmanlı Devleti yabancı kuruluşlarının Ermenilere yardım etmelerine, “tehcire karşı direnişin cesaretlendirilebileceği” ve mültecilerin her türlü ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanacağı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Ancak devletin maddi olanaklarının yetersiz kalması üzerine bu dernek de dahil yabancı yardım kuruluşlarına sınırsız çalışma imkanı verilmiştir. Bu şekilde kampları yardım kuruluşlarına açmak bile aslında başlı başına Ermenilere karşı bir ırk imha politikası uygulanmadığına kanıttır.
(13) 359 Sayılı, 13 Mayıs 1920 tarihli Senato Önergesi, “Senato Dış İlişkiler Komitesinin Alt Komitesi tarafından yürütülen oturumlarda alınan tanık ifadelerinin rapor edilen katliamların ve Ermeni halkının çektiği diğer mezalimlerin doğru olduğunu açıkça doğruladığını” ifade ediyordu.
Maalesef şimdi ve o dönemde Amerikalı politikacılar olaylara zaman zaman sırf Ermeni seçmenlerinin gözüyle bakmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Ermeni propagandası masum Ermenilerin barbar Türkler tarafından katledildiği şeklindeki masalı temsilcilerine kabul ettirmişlerdir. Kaldı ki kısmen bu tanıklık ifadelerinde doğruluk payı bile olsa, tarafsız bir ülke, Türk tanık ifadelerine de başvurmayı görev bilmelidir. Nitekim Ermeniler de doğu Anadolu’da 1914-20 arasında yüz binlerce Türk ve Müslüman öldürmüşlerdir. Amiral Mark L. Bristol, Türkiye’de görev yaptığı sırada Ermeni propagandalarının ne kadar hayal mahsulü olduğunu görmüştür. 12 Mart 1926 tarihinde yazdığı geçmişte olanları özetlerken şunları yazmıştır: “Rusların Doğu Anadolu bölgesine ilerlediği sırada Süryani ve Ermeniler Rusya saflarına katılmışlardır.Rusların ilk ve ikinci ileri harekatları sırasında Ermeni ve Süryaniler işgal edilen bölgedeki Müslüman nüfusa karşı intikam fırsatını kullanmışlardır. Ruslar özellikle Erzurum civarında Ermenilerin taşkınlıklarını ve şehrin Müslüman mahallelerinin büyük bir kısmının katledildiğini rapor ediyorlar. Ne kadar büyük boyutta taşkınlıklar yaşandığı belki hiç bilinmeyecektir. Fakat Ermeni ve Süryanilerin kuvvetlerini Rusya ordusu ile birleştirdikleri güneye doğru olan bölgede, Amerikalılardan aldığım raporlara göre, Hıristiyanlar Müslüman nüfusu tamamen imha etmişler,o kadar ki, yörede “yaşayan tek bir canlı hatta köpek, kedi, tavuklar bile kalmamıştır” (NARA 767.90g15). Ne var ki raporların bu kısımları Ermeni yazarlar tarafından özenle ve gayri ahlaki boyutlarda gizlenmektedir.
(14) Önerge, General James Harbord tarafından yönetilen Ermenistan Amerikan Askeri Misyonu Senatosuna gönderilen ve “tecavüz, ihlal, işkence ve ölüm yüz güzel Ermeni vadisinde unutulmayacak hatıralar bırakmıştır ve o yörede gezenler bütün devirlerin bu en muazzam cürümünün delillerinden kendilerini pek uzak tutamazlar” diye yazan 13 Nisan 1920 tarihli raporun ardından geldi.
General Harbord görevi gereği gerçekleri öğretmek için gittiği Doğu Anadolu’da pro-ermeni bir kişi olmasına rağmen Müslüman köylülerin Andranik’in yaptığı mezalimleri duyduğunda çok etkilenmiş ve raporunda bunları da yazmıştır. Bununla birlikte Ermeni tarihçiler onun Ermenilerin mezaliminden bahseden satırlarını görmemezlikten gelmektedirler. Nitekim Harbord yapılan bütün propagandalara rağmen “Ermenistan’ın mandasını üstlenecek devlet, aynı zamanda, Anadolu, Rumeli, İstanbul ve Kafkasya’nın da mandasını üzerine almalıdır” şeklinde rapor hazırlayarak kongrenin salt Ermenistan’ın mandasını üzerine alma yönündeki görüşünün değişmesinde rol oynamıştır. (15) ABD Holokost Anma Müzesi’nde de gösterildiği gibi, Adolf Hitler, komutanlarına 1939'da Polonya'ya saldırı emri verdiğinde kendisine yöneltilen eleştirileri "Bugün Ermeni soykırımını kim hatırlıyor" diyerek bertaraf etmiş ve Yahudi soykırımının önünü açmıştı.
Tasarı’da Adolf Hitler’in sözüne sığınılması da (madde 15) tam bir aldatmacadır. Ermeni bilim adamı Dr. ROBERT JOHN, Amerikalı bilim adamı Heath Lowry ve Türk bilim adamı Türkkaya Ataöv bu sözün bir sahte alıntı olduğunu ispatlamışlardır. Nürnberg’de Hitler’e atfedilen hiçbir konuşma metninde bu alıntı bulunamamıştır. Mahkeme Alman Askeri kayıtları arasında Hitler’in 22 Ağustos 1939 günü ordu komutanlarına yaptığı konuşmanın iki versiyonunu dosyaya almıştır. Bunlar US-29/786 PS ve US-30/1014 PS sayılarını taşımaktadır. Her iki belgede de Ermenilerden söz edilmemektedir. Maalesef pek çok bilim adamı benzeri Ermeni yalanlarını tespit etmelerine rağmen dile getirememekte, eleştirememektedirler. Çünkü Ermeni diasporasının fanatikleri Atatürk’e atfedilen bir yalan röportajı ortaya çıkardı ve eleştirdi diye, The Armenian Review dergisinin editörünü işten attırmıştır.
(16) Soykırım sözcüğünü 1944 yılında ilk olarak kullanan Raphael Lemkin, BM Soykırımı önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi'nin ilk savunucularındandı. Lemkin, Ermeni meselesini 20. yüzyıla ait kesin bir soykırım örneği olarak tanımlıyordu.
Rafael Lemkin’in bu soykırım suçunu tanımlarken “Hitler’in Yahudilere ve Türklerin Ermenilere yaptıkları gibi....bütün milli, ırkî veya dinî grupların sistematik imhası” ibaresini kullanması günümüzde hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü Lemkin bir tarihçi değildir ve hukuki tanımı sahip olduğu bilgiler doğrultusunda yapmaktadır. Elindeki bilgilerin Ermeni görüşleri doğrultusunda olduğu açıktır. Ayrıca o günden beri yapılan çalışmalar Ermenilere yapılan sevk ve iskan operasyonunun tanımda yer alan unsurlara uymadığını ortaya koymuştur. Lemkin’in tanımı yaptığı dönemde Ermeni tehciri hakkında bilgi ve belge çok azdır ve bilimsel çalışmalar son derece sınırlıdır.
(17) Soykırımla ilgili ilk karar BM tarafından Lemkin'in önerisi üzerine 11 Aralık 1946'da benimsendi. BM Genel Kurul kararı (96) ve BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi, BM'nin mevcut hükümlerini yasalaştırarak benzer suçları önleme ve cezalandırma amacıyla Ermeni soykırımını bir suç olarak tanımladı.
Ermenilerin hemen her tasarıda yer verdiği bu iddia etkileyici olmakla birlikte, tamamen asılsızdır. “Ermeni soykırımı” BM tarafından asla kabul edilmemiştir. Bilakis 1948 sözleşmesinin geriye işlemediği hem sözleşmede hem de Ermeni yanlısı olarak hazırlanıp BM’ye sunulan raporlara karşı yapılan eleştirilerde dile getirilmiştir. 1985’te toplanan Alt Komite (yukarıda da değinildiği gibi) soykırım iddialarına karşı ortaya konulan deliller ışığında raporu kabul etmeyi reddetmiş ve “not” etmekle yetinmiştir.
(18) 1948 yılında BM Savaş Suçları Komisyonu Ermeni soykırımı hakkında 'insanlığa karşı suçlar terimini kesin olarak karşılayan fiillerden biridir' tanımıyla Nurenberg Mahkemeleri için bir öncül olarak kullandı.
Tasarının bu maddesi de Ermeniler tarafından sıklıkla işlenen bir yanlış yoruma dayanmaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Nüremberg mahkemelerinde sanıklar insanlığa karşı işlenen suçlardan ceza almışlardır. Zaten aksi de mümkün değildir çünkü soykırım sözleşmesinin kabul tarihi 1951 yılıdır. Nitekim BM Ekonomik ve Sosyal Kurulu, İnsan Hakları Komisyonu, Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu 1985 yılında 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu Anadolu bölgesindeki olayları soykırım olarak tanımamıştır.
(19) Komisyon, “Sevr Barış Antlaşması'nın 230. maddesinin hükümlerinin, 1915'teki İttifak Devletleri beyannamesiyle uyum içinde...Türk topraklarında Ermeni veya Rum asıllı Türk vatandaşlarına karşı işlenmiş suçları” kapsadığını belirtiyordu. Bu nedenle, bu madde, Tokyo ve Nuremberg sözleşmelerinin 6c ve 5c maddelerine göre “insanlığa karşı suçlar” kategorilerinden birine örnek teşkil etmektedir.
Önceki maddede açıklandığı gibi Nuremberg mahkemeleri, II. Dünya Savaşı sırasında işlenen suçlar için mağlup hükümetleri cezalandırmak üzere Müttefik devletler tarafından kurulmuştur. Bu mahkemelerin davaları “soykırım davaları” değildir. Dolayısıyla Nuremberg ve Tokyo Sözleşmelerinin 6c ve 5c Maddesi Ermeni tezleri açısından asla emsal oluşturamaz.
(20) 8 Nisan 1975’te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (148) ile "Bu yılın 24 Nisan'ı 'insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü' olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, Özellikle de Ermenilerin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir" denmiştir.
Ne yazık ki Ermeni propagandalarının etkisiyle alınan bu karar gereği ABD Başkanları I. Dünya Savaşında çeşitli sebeplerle ölen Osmanlı vatandaşlarını etnik ve dini bakımdan ayrıma tutmakta ve sadece Ermeni ölüler için anma gününde konuşma yapmaktadır. Ölüleri dinleri ve etnik kökenleri nedeniyle siyaset konusu yapmak medeni insanlara ve ülkelere yakışmasa gerektir. Kaldı ki ABD Başkanları soykırım sözcüğüne bugüne kadar konuşmalarında yer vermemişlerdir. Bu isabetli bir yaklaşım tarzıdır, çünkü olayların hangi şartlarda yaşandığını konu alan “Ermenilerin Zorunlu Göçü 1915-1917” adlı çalışmamızda, açık bir şekilde sevk ve iskanın sistematik, planlı bir yok etme planının uygulaması olmadığı kanıtlanmıştır. Bu çalışmamız özellikle konsolos ve misyoner raporlarına dayanmaktadır.
(21) Başkan Ronald Reagan 22 Nisan 1981 tarihli 4838 no'lu kamuoyu açıklamasında kısmen, Ermeni soykırımı, Kamboçya soykırımı ve Yahudi soykırımından çıkarılan derslerin asla unutulmaması gerektiğini” belirtti. Ermenilerin ABD’de güçlü bir lobi faaliyeti olduğu bilinmektedir. Ayrıca Boston ve Massachusetts ve California Eyaletlerinde çok sayıda Ermeni yaşıyor olması buradaki senatörleri Ermeni tezlerine sıcak bakmaya yöneltmektedir. Başkanlar da politikacılardan farksızdır ve seçmen kitlelerinin taleplerini göz ardı edemezler. Üstelik Ronald Reagan’ın konuşma yazarı Ermeni asıllı bir ABD vatandaşıdır. Bu yüzden Ronald Reagan’ın kişisel olarak soykırıma inandığını belirtmesi sürpriz teşkil etmez.
(22) 10 Eylül 1984'te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (247) ile "Bu yılın 24 Nisan'ı 'insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü' olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, özellikle de 1,5 milyon Ermeni'nin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir" denmiştir
Böyle bir karar alınmış olsa bile ABD Başkanı bu talep doğrultusunda 24 Nisan gününü “Ermeni soykırım günü” olarak kabul etmeyi ve anmayı reddetmiştir. Temsilciler Meclisinin kararı elbette siyasi nitelikli bir karardır ve doğru olup olmaması çok az imza sahibini ilgilendirmektedir.
(23) 1985 yılı Ağustos ayında, ABD Ayrımcılığı Önleme ve Azınlıkları Koruma Alt Komisyonu 14/1 oyla, “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve cezalandırılması Sorunu” adlı bir çalışma raporunu kabul etti. Bu raporda "Nazi sapkınlığı 20. yüzyıldaki tek soykırım olayı değildir. Diğer örnekler arasında “1915-1916’da Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermenileri katliamı” gösterilebilecek örnekler arasına girebilir, deniyordu.
Tasarının en ciddi yalanı ise BM İnsan Hakları Komitesinin bir raporunun 1915-1916 yılında Ermenilerin Osmanlılar tarafından katledilmesini kabul ettiğine dair bir raporu kabul ettiğidir. Mr. Whitaker raporu olarak hazırlayanın adıyla anılan bu rapor alt komitede kabul edilmemiştir. Tam tersine komite raporu teslim almayı “alındı” sözcüğünü taslaktan silerek (Dosya E/CN.4/1986/5-E/CN.4/Sub.2/1985/57; Para.57) reddetmiş, bunun yerine “not alındı” şeklinde özel rapora (E/CN.4/1986/5 E/CN.4/Sub.2/1985/57 sayfa 99. para 1). Maalesef bu kuyruklu yalan bilimsel toplantılarda bile karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca taslak 10 leyhte, 6 karşı ve 6 çekimser oy ile İnsan Hakları Komitesine sunulmamıştır. Diplomatik ve hukuki açıdan bakıldığında Mr. Whitaker raporu kabul edilmemiş “not” edilmiş ve daha yüksek karar organına transferi reddedilmiştir.
(24) Bu raporda "Birtakım tanık ve bağımsız otoritelerin söylediklerine göre Ermeni nüfusunun muhtemelen yarısından fazlasını teşkil eden 1 milyon kişi öldürülmüş ya da ölümcül koşullarda tehcir edilmiştir" deniyordu. Bu durumu, ABD, Almanya ve İngiltere arşivlerindeki ve Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki Almanya'nın o dönemki diplomatları da dahil raporları doğrulamaktadır.
Mr. Whitaker’in raporunun Ermeni tarihçilerin görüşleri doğrultusunda hazırlandığı açıktır. Nitekim alt komite toplantısına ABD temsilcisi Mr. Carey bile “bütün mevcut kaynakların dikkate alınmadığı ve bu sorun titiz bir şekilde derinlemesine incelenmemiştir....Soykırım sorunu yeterince titizlikle ele alınmamıştır”. Aynı komitedeki toplantı da Fransa temsilcisi Mr. Joinet “Mr. Whitaker’in raporu hakkındaki tartışma aslında tarih hakkında bir tartışmadır” demiştir. Nitekim 1. madde hakkındaki yorumumuzda bir milyon rakamının bir duyumdan ibaret olduğu ve tehcirin ilk günlerinde gündeme geldiği belirtilmiştir.
(25) ABD Soykırımı Anma Konseyi (bağımsız bir federal teşekkül) oybirliğiyle 30 Nisan 1981'de kendi müzelerinde Ermeni soykırımına yer vermeyi kararlaştırdı ve o günden beri de yer vermektedir.
Müze yetkililerinin Ermeni propagandası ve baskısı altında aldığı bu karar “soykırım tezini” güçlendiren veya realiteye dönüştüren bir karar olarak değerlendirilemez.
(26) ABD Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi'nce 1993'te ortaya konan, Ermeni soykırımıyla ilgili eldeki dokümanların muğlak olduğuna ilişkin iddia ABD'nin uzun dönem politikasına uymayacağı gerekçesiyle geri çekildi.
Türk tarafının tarihi olaylar hakkındaki görüşleri alınmadan alınan her karar gibi bu kararın da bağlayıcılığı yoktur. Bu ve benzeri kararlar Ermeni tarihçilerin ortaya koyduğu veriler ışığında alınmaktadır.
(27) 5 Haziran 1996'da Temsilciler Meclisi yabancı yardımlar ve uluslararası dış ticaretle ilgili 3540 kanunda değişiklik yaparak, Türkiye Hükümeti'nin Ermeni soykırımını tanıyıp kurbanlarını onurlandırıncaya kadar Türkiye'ye yapılan yardımlarda 3 milyon dolarlık bir kesinti yapılması kararlaştırıldı.
Yine bu karar da, Ermeni propaganda faaliyetlerinin Temsilciler Meclisinde etkili lobisi sayesinde alınmıştır. Politikacılar maalesef gerçeklerle ilgilenmemekte, çok az bilgi sahip oldukları konularda bile oy kaygısıyla yanlı hareket edebilmektedirler. Zaten Türkiye de soykırımı tanıma şartı getiren hiçbir yardımı kabul etmeyecek kadar bu konuda kesin politika sahibidir. (28) Başkan William Jefferson Clinton 24 Nisan 1998'de "Bu sene geçmişte de olduğu gibi Amerikan Ermenilerini tarihin en üzgün bölümlerinden biri olarak anacağız. Bu anma, yurdundan edilmeler ve 1,5 milyon Ermeni için yapılacaktır" demişti.
Görüldüğü gibi Başkan Clinton katliam ve tehcirden söz etmekte ama yaşanan trajediyi “soykırım” olarak tanımlamamaktadır. Soykırım hukuki çerçevesi çizilmiş bir suçtur ve 1948 BM Sözleşmesi ile koşulları ortaya konulmuştur. Başkan Clinton hukuki bakımdan Ermenilerin yaşadıklarını soykırım olarak açıklayan her hangi bir karar olmadığının farkında olarak “soykırım” sözcüğünü kullanmamaktadır. Kaldı ki katliam ile soykırım hukuken çok farklı kelimelerdir. Katliam her zaman her toplumda görülebilecek adi vakalardır.
(29) Başkan George W. Bush ise 24 Nisan 2004'te "Bugün 20. yüzyılın en korkunç trajedilerinden birinin anılmasına ara vereceğiz. 1,5 milyon Ermeni'nin sürülerek öldürülmesini hatırlamak amacıyla saygı duruşundayız" dedi.
Yine burada da yaşananlar trajedi olarak nitelendirilmektedir. Savaşın kurbanları karşısında saygı duruşuna geçmek her insanın insanlık görevidir. Ermeni tasarısının başlangıcından beri iddia ettiği ise olayları soykırım olarak nitelendirilmiş göstermeye çalışmaktadır. ABD Başkanlarının bile hukuken olayları “soykırım” olarak tanımamış olmaları aslında bu tasarının başından beri çelişkili olduğunu ortaya koymaktadır.
(30) Ermeni soykırımının uluslararası alanlarda tanınıp kabul edilmesine rağmen yerli ve uluslararası otoritelerin soykırımı cezalandırmadaki başarısızlıkları benzeri soykırımların olmasına ve gelecekte de olabilmesine bir nedendir ve Ermeni soykırımını tanımak gelecekte soykırımın önlenmesi için tek çözümdür.
Maalesef bunu söyleyenler 26 Şubat 1992’de Hocalı’da bir katliam yapmış, 180.000 Azeri’yi Karabağ ve çevresinden tehcir etmiş ve Azerbaycan topraklarının %20’sini işgal ederek bir milyondan fazla insanı “kaçgın” durumuna düşürmüştür. Bu insanlar hala “ölecek bir vatanımız bile yok” diyerek sefil şartlarda kendilerine hükümet tarafından tahsis edilen gayri sıhhi evlerde günlük 30 dolarla yaşamaya çalışmaktadırlar. Azerbaycanlılar kendilerine yapılan muameleyi bir soykırım olarak nitelendirmektedirler. Demek ki kendilerine soykırım yapıldığını iddia edenler bile soykırım yapabilmektedirler. Bu haliyle tasarının Ermenilerin yaptığı mezalime ve Hocalı katliamına engel olmamış olması düşündürücüdür.
REFUTATION OF THE ARMENIAN RESOLUTION ARTICLE BY ARTICLE-1
Turkey is concerned that the Armenian genocide resolution which has been submitted to the US House of Representatives several times in the past will pass due to Nancy Pelosi, the new Democratic speaker of the House. However, I don’t think there is any major significance if the law is passed or not. Firstly, similar resolutions have already been passed in state senates. According to ANCA, 47 states have passed such resolutions. Secondly, the bill cannot impose sanctions. The US president is under pressure to say on April 24 that 1.5 million Armenians were murdered. U.S Republican and Democratic presidents have always used terms similar to the word “genocide” when speaking on April 24. I am not saying that Turkey should stop lobbying against the resolution. Of course, Turkey should fight against this unjust and biased legislation and try to prevent the genocide label from being attached to the nation. Otherwise, those Turkish children who read in textbooks that their ancestors were murderers will suffer an inferiority complex and will become asocial in the countries in which they live.
At the other end of the spectrum, the mentioned resolution that was submitted to the US House of Representatives is laden with incorrect historical information and material mistakes. It seems that those who drafted the resolution were not very concerned about the facts. It was prepared with the assumption that the representatives would approve whatever was submitted and calls on the US president to employ sensitivity to foreign politics regarding ethnic cleansing, human rights and the Armenian genocide. The president is also asked to declare April 24 a day to commemorate the “Armenian genocide.” Certainly this call is intended to hamper Turkey-US relations. So while the resolution lacks the authority to impose punitive sanctions, it is very important because it could prevent Turkish-US relations from moving forward in peace and cooperation. The resolution will increase Turkish opposition to America and will strike a blow to Turkish government efforts to mend relations between the two countries.
While the previous genocide resolutions had indicated that the genocide was committed by the Ottoman Empire and not the Republic of Turkey, the current one directly charges Turkey with being responsible for genocide. The third article was removed from the current resolution, which is why the history of the genocide was extended to 1923. The Armenian lobbyists have extended their claims of genocide because they want to hold the Turkish state responsible and punish Turkey for the goods and property that were confiscated. What’s worse is that the image of Turks in America will be damaged, and this could affect business and cultural relations between the two countries. Some intellectuals, writers and strategy experts say the US will not offend Turkey in any way until, at least, the problems in Iran and Iraq are resolved and do not expect the resolution to pass in the Senate. However, we should remember that in recent years the US has been guided by an unproductive and visionless administration. Unfortunately, the administration draws its strategy and road map based on the marginal groups of each country. Since the possibility exists for the US administration to err and become confused, it is very important that the American public and its administrative departments are informed of the half truths in the bill.
Below you will find an assessment of the mistakes in the mentioned bill. (Article 1) The Armenian genocide was conceived and carried out by the Ottoman Empire from 1915 to 1923, resulting in the deportation of nearly 2,000,000 Armenians, of whom 1,500,000 men, women, and children were killed, 500,000 survivors were expelled from their homes, and which succeeded in the elimination of the over 2,500-year presence of Armenians in their historic homeland. In the article under dispute, it was claimed that genocide was carried out by the Ottoman Empire from 1915 to 1923. We know that V. Dadrian and many other leading Armenian historians have claimed the loss of the Armenian life during World War I due to the actions of the Ottoman Empire was 1.5 million. Before we comment on these exaggerated figures, we must emphasize that the Ottoman Empire had exited the stage of history in 1923. This fact indicates that the Armenian lobby is directly targeting the Republic of Turkey and aims to keep Turkey from avoiding punishment for the refusal to acknowledge its heritage. As for the figures, we may state with certainty that the claimed number of Armenian victims is an exaggeration. First of all, many independent researchers have estimated that the Armenian population in 1914 ranged between 1,400,000 and1,700,000. Even such pro-Armenian scholars as Dr. Johannes Lepsius do not accept the figures asserted by the Patriarchate, at 2.2 million Armenian citizens in that area at that time, and instead calculated the Armenian population to be around 1,845,450 (Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919, p. 308). There is not a single source that would indicate the population of the Ottoman Armenians was as high as 2 million. (See H. Özdemir and others. Armenians: Exile and Migration, Ankara, 2004, p.49-50.)
The claim that 1.5 million Armenians were killed is also a myth. This myth originated from the report of Leslie Davis, the US consul at Harput. He wrote on July 24, 1915 -- the 44th day after the order for deportation -- that “It is impossible to say how many Armenians have been killed, but it is estimated that the number is not far from a million” (NARA 867.4016/269). Even Dadrian vouches for 1 million survivors and estimates the number of Armenian victims at 1.1 million. During the Paris Peace Conference in 1919, the Armenian leader, Bogos Nubar Pasha, spoke about the deportation of 600-700,000 Armenians. In addition, the Patriarchate calculated in 1919 that the total number of Armenians living in Anatolia was 644,000. A document released by the League of Nations stated the number of Armenians in 1922 who originated from Turkey was 817,873 and states that “the total given does not include the able-bodied Armenians” who still lived in Turkey. (NARA 867.4016/816) Last but not least, in a memorandum sent to English and French embassies by the Patriarchate in 1919, it claimed that “200,000 Armenians were buried alive or were drowned in Van Lake, the Fırat River and the Black Sea between 1914 and 1918.” (Report presented to the Preliminary Peace Conference by the Commission for the Responsibility of the Authors of the War and on the Enforcement of Penalties, March 29, 1919). These figures clearly demonstrate that the Armenian historians have exaggerated the figures about the number of Armenian victims during the war.
(Article 2) On May 24, 1915, the Allied Powers, England, France and Russia, jointly issued a statement explicitly charging for the first time ever another government of committing “a crime against humanity.” In the second statement in the proposed resolution, the Allied statement of May 24, 1915 is mentioned, and it is asserted that the Ottoman Empire carried out genocide, although they had been warned before the deportation. The text of the resolution implies that the Ottoman Empire planned and launched a systematic campaign to annihilate the Armenians. It is true that there was such a statement made by the Allies; what is left out is the fact that the states that issued this statement were then at war with the Ottomans, and as we know now, had signed treaties amongst each other to divide the Ottoman Empire, which would complicate any claim they asserted about the Ottoman Empire. What is also striking is that these countries were overlooking their own “crimes against humanity.” For instance Russia was carrying out pogroms on the Jews in their country, and England had already deported citizens of German origin to concentration camps.
(Article 3) This joint statement stated “the Allied Governments announce publicly to the Sublime Porte that they will hold personally responsible for these crimes all members of the Ottoman Government, as well as those of their agents who are implicated in such massacres.” As is stated above, these statements were the propaganda of the Allies. As a matter of fact, the Ottoman Empire, in its reply to the statement issued by the Allies, stated that a massacre of the Armenians in the empire was out of the question. There was also a very interesting detail in the statement of the Ottoman Empire: The sources of these slanders were English and Russian consuls in Romania and Bulgaria. In fact, political propaganda offices for the Taşnaksutyun [Armenian armed gangs] were present in the capitals of those countries, and many reports about the massacres appearing in the “Blue Book” also originated from these offices.
(Article 4) The post-World War I Turkish Government indicted the top leaders involved in the “organization and execution” of the Armenian Genocide and in the “massacre and destruction of the Armenians.”
Last year, Turkish-Americans staged demonstrations in front of the United Nations to protest the French bill that banned denying the so-called Armenian genocide. The third article of the resolution asserts that the Ottoman Empire tried those responsible for massacres and thereby implicitly accepted criminal responsibility during the court-martials. Justin McCarthy, a leading American expert on the Ottoman history, describes those courts as “kangaroo courts” and recalls that they were established by a corrupt administration which was eager for retribution. The British High Commissioner S.A.G. Calthorphe wrote to London on Aug. 1, 1919, that the “trials were proving to be a farce and injurious to our own prestige and to that of the Turkish government” (FO 371/4174/118377). According to Dr. Ferudun Ata, the author of a book titled “Deportation Courts in Occupied İstanbul,” the Ottoman government of the time had established the court-martials to better its conditions in the Paris Peace Conference and also to take revenge against the regime of the “Young Turks.”
The interrogations in the courts-martial were not duly conducted, many witnesses were faked and only testified against the defendants. For example, a certain Artolos, a shoemaker, who testified against Maj. Tevfik during the trials in Yozgat, was brought to İstanbul and was paid to speak against the defendant. According to Dr. Ata, he later appeared before the court in another trial as a Muslim convert. Dr. Ata’s book reveals many false witnesses like this. Those who spoke in favor of the suspects were not brought to court. The chairmen of the courts never charged those false witnesses, although they were sometimes revealed in court. Dr. Ata also found that some false witnesses, before bearing testimony at the court, had been trained and instructed in the “Armenian-Greek Branch” established at the offices of the British High Commissioner. What is most important to note about the decisions of these courts is that the Court of Appeal declared the verdicts null and void. Unfortunately, among such cases was the verdict of Nusret Bey, who had been executed upon his death sentence. Such facts about the nature of the post war courts-martial become more meaningful when we read that the then US high commissioner, Lewis Heck, reported on April 4, 1919 that “many here regard executions as necessary concessions to Entente rather than as punishment justly meted out to criminals,” and that “it is popularly believed that many of them are made from motives of personal vengeance or at the instigation of the Entente authorities, especially the British.” (NARA 867.00/868; M 353, roll 7, fr. 448). Lastly we should remember that England also arrested 144 outstanding politicians of the Committee of Union and Progress (CUP) for crimes against Armenians and took them to Malta for trial, but later released all of the detainees without charge.
(Article 5) In a series of courts-martial, officials of the Young Turks regime were tried and convicted, as charged, for organizing and executing massacres against the Armenian people. Besides the findings of Dr. Feridun Ata, historians like Justin McCarthy and Gunter Lewy stated that post war courts-martial were a travesty of justice, the findings of these courts were unreliable, interrogations were not legal, the right of defense for the arrested was denied and the presiding officer, when questioning the defendants, often acted more like a prosecutor than like an impartial judge. As Lewy stated, “The legal procedures of Ottoman military courts, including those operating in 1919-20, suffered from serious shortcomings when compared to Western standards of due process of law.” The court did not listen to any testimony during judgment and the decisions were made by relying solely on false witnesses without considering the answers of the defense.
(Article 6) The chief organizers of the Armenian Genocide, Minister of War Enver, Minister of the Interior Talaat and Minister of the Navy Jemal were all condemned to death for their crimes; however, the verdicts of the courts were not enforced. The courts-martial operating in the occupied Istanbul tried Enver, Talat and Cemal and convicted them to capital punishment in absentia. Yet, they were not found guilty of “organizing and performing massacres against Armenians,” as stated in the resolution, but they were found guilty of political crimes for dragging the country into a terrible war. The fact that the verdicts of the courts were not enforced has nothing to do with ignorance or being indifferent to the suffering of Armenians, but that the guilty parties had fled the country after the war. Anyhow, the untold verity about these people is that they were assassinated by a secret Armenian organization called “Nemesis” in the countries where they sought refuge. Sadly, the Nemesis organization also killed some statesmen like Sait Halim Pasha, Bahaeddin Takir and Cemal Azmi without judgment although the courts found them innocent.
(Article 7) The Armenian Genocide and these domestic judicial failures are documented with overwhelming evidence in the national archives of Austria, France, Germany, Great Britain, Russia, the United States, the Vatican and many other countries, and this vast body of evidence attests to the same facts, the same events, and the same consequences. This is also untrue. I have personally dug out the documents preserved at the US National Archives and Research Foundation and found no concrete evidence in the documents that can be qualified for use in court. The documents in the archive contain reports by the consul and the testimony of the missionaries who were biased toward the Muslims and the Turks and reported information that they had not witnessed, but rather heard through secondary sources. It can safely be claimed that an overwhelming amount of these documents and reports are based on hearsay. There are also large amount of documents, or rather statements, from the Patriarchate and Taşnaksutyun political propaganda offices. As a matter of fact, documents and reports from the United States consuls had been examined by the officials “for any mention of forty-five Malta detainees accused of outrages against Armenians and other Christians” and found no information that could “be employed in a court of law.” Thus, one cannot help thinking that this might be the reason why the proposal of the Turkish government to set up an international committee of historians have so far been refused by the Republic of Armenia.
(Article 8) The United States National Archives and Record Administration possesses extensive and thorough documentation on the Armenian Genocide, especially in its holdings under Record Group 59 of the United States Department of State, files 867.00 and 867.40, which are open and widely available to the public and interested institutions.
The documents in the American archives have been classified under various categories. The collection that is mostly used by the Armenians as basis for their claims is from the Records of the Department of State, especially the section classified as “Internal Affairs of Turkey 1910-1929.” Most of these documents were collected with the help of the two Armenian secretaries of Ambassador Henry Morgenthau. Reports from the Armenian political propaganda offices were also included in the mentioned reports. When one studies these documents carefully, and ignores the lines of hearsay cited in the reports, he/she can gather a wealth of information about the implementation of the relocation process. For example, we learn from the reports of J. Jackson, the consul of Aleppo, that the number of Armenians who reached the city of Aleppo was up to 500,000, that these people were settled in the houses and camps in and around the city. The consul also gives lists of arrivals by sex, religion and sect.
(Article 9) Henry Morgenthau, US Ambassador to the Ottoman Empire from 1913 to 1916, organized and led protests with officials from many countries, among them the allies of the Ottoman Empire, against the Armenian Genocide he said occurred.
The use of Morgenthau’s book to support genocide claims is not a scholarly approach. Heath Lowry, a professor of history at Princeton, has documented without a shadow of a doubt that the Armenian secretaries of the ambassador changed the contents of the reports that came from towns and cities in Anatolia. As a matter of fact, there are in the archives the original documents of the reports of the missionaries and a scholarly approach requires the use of this material. An important detail about Ambassador Morgenthau is that he had never been to Anatolia and was pro-Armenian throughout his career. Adm. Bristol, who was his successor, accused him of taking sides and exaggerating the reports about the massacres. Historians specialized in American politics share the opinion that Morgenthau wrote his book in support of the Armenian National Delegation at Paris in 1919, which had been waging a campaign to persuade the Allies to carve out independent Armenian state in the eastern part of Anatolia.
(Article 10) Ambassador Morgenthau explicitly described to the United States Department of State the policy of the government of the Ottoman Empire as ‘a campaign of race extermination,’ and was instructed on July 16, 1915, by United States Secretary of State Robert Lansing that the `Department approves your procedure . . . to stop Armenian persecution.’ Such statements in Morgenthau’s report show how much he had been influenced by his interpreter, Arshag Schmavonian, and his secretary, Hagop Andonian. We must remind the reader that when the ambassador made these remarks, the relocation of Armenians had not started yet or had been implemented in a few strategic towns. It should be kept in mind that the transportation began in many eastern cities after the 1st of July. To name but few, the transportation of Armenians began in Harput on July 4 and in Yozgat on July 18. So, when Morgenthau wrote his report in July, it was very early to call the events “a campaign of race extermination.” This report is an indication of the prejudice of the consul. The quotation in the resolution must be considered in line with the wordings of the reports of the consular since at it is impossible for the US Department of State to have knowledge of the events that took place in the Near East at such an early date.
(Article 11) Senate Concurrent Resolution 12 of Feb. 9, 1916, resolved that ‘the President of the United States be respectfully asked to designate a day on which the citizens of this country may give expression to their sympathy by contributing funds now being raised for the relief of the Armenians,’ who at the time were enduring `starvation, disease, and untold suffering.’ In fact, Robert Lansing in his report dated Nov. 21, 1916 to President Wilson claimed that the Armenian deportation was due to the betrayal of the Armenians. The resolution in question aimed at initiating a relief campaign to increase America’s support to the refugees in the Armenian camps. Thus, it is obvious that resolution of Robert Lansing did not have a purpose like the resolution worded. It should be underlined that Muslim villagers were also suffering from the same conditions. Justin McCarthy in his book (”Death and Exile”) puts the losses of Muslims above 2 million, most of which were caused by epidemics and starvation. Prof. Hikmet Özdemir, in his book “March with Epidemics 1914-1918,” stated the victims to the epidemics among military personal was exactly 401,859.
(Article 12) President Woodrow Wilson concurred and also encouraged the formation of the organization known as Near East Relief, chartered by an Act of Congress, which contributed some $116 million from 1915 to 1930 to aid Armenian Genocide survivors, including 132,000 orphans who became foster children of the American people. First, the first formation of this organization was in 1916 under the American Committee for Armenian and Syrian Relief. The US Ambassador Morgenthau had an important role in the foundation of the committee, also the most active members of this committee were missionaries and consul generals in particular. For example the coordinator at Aleppo was Consul General J.J. Jackson. In 1919 all relief organizations in the Near East came under the umbrella of a new organization called Near East Relief. One of the most important details that were not mentioned in the resolution is that these relief organizations helped the Armenians with the help, support and permission of the Ottoman government.
In the beginning of the war the Ottoman Empire rejected aid from foreign organizations to the Armenians on the grounds that it may have “encouraged resistance against relocation orders” and that all needs of refuges were to be met by the state. However when the economic condition of the state worsened all relief organizations were given permission to work and full access to the camps. The presence of relief organizations at camps is self-evident of the fact that the empire had no intention to implement of race extermination to the Armenians as often claimed by the Armenian historians.
(Article 13) Anatolia between 1914 and 1920. During his term in Turkey as high commissioner, Admiral Mark L. Bristol wrote on March 12, 1926, about the Armenian massacres in the East, saying that “the extent of the excesses committed will never be known.” He also noted this: “I have received reports from Americans who were there at the time to the effect that the Christians cleared out the Moslem population completely so that ‘there was not a living thing, even a dog, a cat or a chicken left in the country.’ “Russians also reported that the Armenians had killed most of the Muslims in the districts of Erzurum.” (NARA 767.90g15). Unfortunately, little scholarly attention has been paid to the atrocities committed by the Armenians.
(Article 14) The resolution followed the April 13, 1920 report to the Senate of the American Military Mission to Armenia led by General James Harbord, that stated “[m]utilation, violation, torture, and death have left their haunting memories in a hundred beautiful Armenian valleys, and the traveler in that region is seldom free from the evidence of this most colossal crime of all the ages.” Although Gen. Harbord was a pro-Armenian person, he listened to Muslim villagers about the massacres perpetuated by the Armenian bandit Andranik and changed the tone of his report. As a matter of fact, in spite of all Armenian propaganda, Harbord argued that the US must not overtake the mandate of Armenia without the whole of Anatolia -- Rumelia, Istanbul and Caucasia included -- since Armenia alone could not survive without a large amount of money and military presence. This report seems to have played an important role in changing the attitude of the congressmen to the creation of Armenia under the American mandate.
(Article 15) As displayed in the United States Holocaust Memorial Museum, Adolf Hitler, on ordering his military commanders to attack Poland without provocation in 1939, dismissed objections by saying “[who], after all, speaks today of the annihilation of the Armenians?” and thus set the stage for the Holocaust. To refer Adolf Hitler in the resolution (Article 15) is very deceptive. Armenian historian Dr. Robert John, American historian Heath Lowry and Turkish historian Türkkaya Ataöv have proved that this quote is false. That quote was not found in any speech delivered by Hitler or filed in the documents of Nuremberg. The court had filed two versions of Hitler’s speech to army commanders in August 22, 1939, from the German military records. These have the numbers of US-29/786 PS and US-30/1014 PS and none of these files have this quote.
(Article 16) Raphael Lemkin, who coined the term “genocide” in 1944, and who was the earliest proponent of the United Nations Convention on the Prevention and Punishment of Genocide, invoked the Armenian case as a definitive example of genocide in the 20th century. When Rafael Lemkin defined the crime of genocide he might have used this expression, but that does not prove anything. First of all, Lemkin was not a historian and surely he read only the Armenian version of the story. Since then, many valuable contributions have been made about the details of the relocation of the Armenians, most of which demonstrates that the relocation and settlements were not in line with the definition of the term genocide.
(Article 17) The first resolution on genocide adopted by the United Nations at Lemkin’s urging, the Dec. 11, 1946 United Nations General Assembly Resolution 96(1) and the Untied Nations Convention on the Prevention and Punishment of Genocide itself recognized the Armenian Genocide as the type of crime the United Nations intended to prevent and punish by codifying existing standards. This is another false claim. The UN never recognized “the Armenian Genocide.” On the contrary, a sub-committee, which gathered in 1985, refused to receive the report of Mr. Whitaker in the light of evidence against the genocide convention and that only “took note” of the report.
(Article 18) In 1948, the United Nations War Crimes Commission invoked the Armenian Genocide “precisely . . . one of the types of acts which the modern term ‘crimes against humanity’ is intended to cover” as a precedent for the Nuremberg tribunals. This article of the resolution is based on wrong conception. First of all, it should be stated that the suspects in the Nuremberg courts were punished for crimes against humanity. In fact, the adverse of it is not possible because the genocide convention was accepted in 1951.
(Article 19) The Commission stated that “[t]he provisions of Article 230 of the Peace Treaty of Sevres were obviously intended to cover, in conformity with the Allied note of 1915 ....offenses that had been committed on Turkish territory against persons of Turkish citizenship, though of Armenian or Greek race. This article constitutes therefore a precedent for Article 6c and 5c of the Nuremberg and Tokyo Charters, and offers an example of one of the categories of ‘crimes against humanity’ as understood by these enactments.” As explained in the previous article, Nuremberg courts were established by the Allied states to punish the defeated governments for the crimes committed in World War II. The lawsuits of those courts were not “genocide lawsuits.” Therefore, 6c and 5c articles of Tokyo agreement can never be an example for the Armenian thesis.
(Article 20) House Joint Resolution 148, adopted on April 8, 1975, resolved: "[t]hat April 24, 1975, is hereby designated as the 'National Day of Remembrance of Man's Inhumanity to Man,' and the President of the United States is authorized and requested to issue a proclamation calling upon the people of the United States to observe such day as a day of remembrance for all the victims of genocide, especially those of Armenian ancestry." Unfortunately, as a result of that decision taken under the influence of the Armenian propaganda, US presidents discriminate against the victims of World War I by race and religion, and only speak for Armenian losses on the Remembrance Day. It is not a civilized attitude and I believe that one should not use the victims of the wars for their political causes.
(Article 21) President Ronald Reagan in proclamation number 4838, dated April 22, 1981, stated in part “like the genocide of the Armenians before it, and the genocide of the Cambodians, which followed it -- and like too many other persecutions of too many other people --the lessons of the Holocaust must never be forgotten.” If the fact that the speechwriter of President Ronald Reagan was Kenneth L. Khachigian is taken into account, one can understand why the president used this terminology as opposed to that of his predecessors.
(Article 22) House Joint Resolution 247, adopted on Sept. 10, 1984, resolved: “[t]hat April 24, 1985, is hereby designated as ‘National Day of Remembrance of Man’s Inhumanity to Man,’ and the President of the United States is authorized and requested to issue a proclamation calling upon the people of the United States to observe such day as a day of remembrance for all the victims of genocide, especially the one and one-half million people of Armenian ancestry.” Even after such a decision, it is important to note that US presidents have since then not recognized April 24 as “Armenian Genocide Day.” The resolution of the House of Representatives was certainly a political one; few of undersigned persons cared about its truthfulness.
(Article 23) In August 1985, after extensive study and deliberation, the United Nations SubCommission on Prevention of Discrimination and Protection of Minorities voted 14-1 to accept a report entitled “Study of the Question of the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide,” which stated “[t]he Nazi aberration has unfortunately not been the only case of genocide in the 20th century. Among other examples, which can be cited as qualifying, are….the Ottoman massacre of Armenians in 1915-1916.” This is one of the untrue articles of the resolution. The UN has never accepted the report of Mr. Whitaker and as we have shown below, the Subcommittee did not receive the report in question, but only “took note of.” (File E/CN.4/1986/5-E/CN.4/Feb.2/1985/57; Para.57) and instead of that, it is added to the special report as “noted” (E/CN.4/1986/5 E/CN.4/Feb.2/1985/57 page 99. Para 1). Unfortunately, we have encountered that big lie even in scientific meetings.
(Article 24) This report also explained that “[a]t least 1,000,000, and possibly well over half of the Armenian population, are reliably estimated to have been killed or death marched by independent authorities and eye-witnesses. This is corroborated by reports in United States, German and British archives and of contemporary diplomats in the Ottoman Empire, including those of its ally Germany….” It is obvious that Mr. Whitaker’s report was prepared with the direction of Armenian historians. As a matter of fact, in the meeting of the subcommittee, US representative Mr. Carey said: “All the existing sources have not been taken into account and the matter has not been elaborated sufficiently in depth. The question of genocide has not been elucidated sufficiently.” Carey added, “He was not in a position to approve any resolution on this issue.” In the same meeting of the committee, French representative Mr. Joinet said, “The debate on Mr. Whitaker’s report is in fact a debate on history.”
(Article 25) The United States Holocaust Memorial Council, an independent federal agency, unanimously resolved on April 30, 1981, that the United States Holocaust Memorial Museum would include the Armenian Genocide in the Museum and has since done so. This resolution cannot be taken as a proof of the international acceptance of the so-called Armenian genocide, nor does it strengthen the false Armenian thesis.
(Article 26) Reviewing an aberrant 1982 expression (later retracted) by the United States Department of State asserting that the facts of the Armenian Genocide may be ambiguous, the United States Court of Appeals for the District of Columbia in 1993, after a review of documents pertaining to the policy record of the United States, noted that the assertion on ambiguity in the United States record about the Armenian Genocide “contradicted longstanding United States policy and was eventually retracted.” Like other decisions that were taken without consulting the Turkish side, this resolution also is not obligatory.
(Article 27) On June 5, 1996, the House of Representatives adopted an amendment to House Bill 3540 (the Foreign Operations, Export Financing, and Related Programs Appropriations Act, 1997) to reduce aid to Turkey by $3 million (an estimate of its payment of lobbying fees in the United States) until the Turkish government acknowledged the Armenian Genocide and took steps to honor the memory of its victims. Again this decision was taken under the pressure of the effective Armenian lobbying in the House of Representatives. Unfortunately, the politicians are not very interested in reality. In fact, Turkey has a very strict policy concerning US aid, and will not accept any stipulation of this kind in order to benefit from US aid.
(Article 28) President William Jefferson Clinton, on April 24, 1998, stated: “This year, as in the past, we join with Armenian-Americans throughout the nation in commemorating one of the saddest chapters in the history of this century, the deportations and massacres of a million and a half Armenians in the Ottoman Empire in the years 1915-1923.” As it is seen, President Clinton talked about massacres and deportations but did not define that tragedy as “genocide.” Genocide is a crime against humanity as defined by the UN Convention of 1948. Moreover, “massacre” and “genocide” are very different terms from the perspective of law. No need to say that massacres may occur anywhere and anytime during wars.
(Article 29) President George W. Bush, on April 24, 2004, stated: “On this day, we pause in remembrance of one of the most horrible tragedies of the 20th century, the annihilation of as many as 1.5 million Armenians through forced exile and murder at the end of the Ottoman Empire.” Again the events that took place in Anatolia between 1915 and 1923 were defined as tragedy in the speech of President Bush. A moment of silence for the victims of war is a duty for all human beings.
(Article 30) Despite the international recognition and affirmation of the Armenian Genocide, the failure of the domestic and international authorities to punish those responsible for the Armenian Genocide is a reason why similar genocides have recurred and may recur in the future, and that a just resolution will help prevent future genocides. Unfortunately those who are saying this carried out a massacre in Hocalı in Feb. 26, 1992, deported 180,000 Azeris from the Karabag enclave and occupied 20 percent of Azerbaijan’s territory. Today there are more than 1 million refugees in the city of Baku from the occupied areas and these people live in deplorable conditions Anatolia between 1914 and 1920. During his term in Turkey as high commissioner, Admiral Mark L. Bristol wrote on March 12, 1926, about the Armenian massacres in the East, saying that “the extent of the excesses committed will never be known.” He also noted this: “I have received reports from Americans who were there at the time to the effect that the Christians cleared out the Moslem population completely so that ‘there was not a living thing, even a dog, a cat or a chicken left in the country.’ “Russians also reported that the Armenians had killed most of the Muslims in the districts of Erzurum.” (NARA 767.90g15). Unfortunately, little scholarly attention has been paid to the atrocities committed by the Armenians. July 16
|
1906-1922 YILLARI ARASINDA ANADOLU'DA VE KAFKASLAR'DA ERMENİLER TARAFINDAN KATLEDİLEN TÜRKLERE AİT TABLO
|
|
Cilt ve Belge no
| Tarih
| Yer
| Ölü
|
|
1/2
| 1914-2-21
| Kars, Ardahan
| 30.000
|
|
1/3
| 1916-5-8
| Pasinler
| 2.000
|
|
1/3
| 1916-5-8
| Tercan
| 563
|
|
1/3
| 1916-5-8
| Van, Tatvan
| 1.600
|
|
1/3
| 1915-5-9
| Bitlis
| 40.000
|
|
1/3
| 1916-5-8
| Bitlis
| 10.000
|
|
1/3
| 1915-5-9
| Bitlis
| 123
|
|
1/4
| 1915
| Van
| 44
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 1.000
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Köprüköy / Van
| 200
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 15.000
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 8
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 8.000
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 80.000
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 15.000
|
|
1/5
| 1916-5-23
| Of
| 5
|
|
1/6
| 1916-5-23
| Trabzon
| 2086
|
|
1/6
| 1916-5-23
| Van
| 300
|
|
1/6
| 1916-5-11
| Van
| 44.233
|
|
1/6
| 1916-5-11
| Malazgirt
| 20.000
|
|
1/7
| 1916-6-11
| Bitlis
| 12
|
|
1/8
| 1916-4-1
| Van, Reşadiye
| 15
|
|
1/9
| 1916-6
| Van Abbasağa
| 14
|
|
1/9
| 1916-6
| Edremid, Vastan
| 15.000
|
|
1/10
| 1915-4
| Bitlis
| 29
|
|
1/10
| 1915-4
| Muradiye
| 10.000
|
|
1/11
| 1915-5
| Van
| 20.000
|
|
1/11
| 1915-2
| Haskay
| 200
|
|
1/11
| 1915-2
| Dutak
| 3
|
|
1/12
| 1915-4
| Van
| 120
|
|
1/12
| 1915
| Van
| 150
|
|
1/11
| 1915-5
| Bitlis
| 16.000
|
|
1/11
| 1916-5
| Muş
| 500
|
|
1/12
| 1916-5-25
| Bayezid
| 14.000
|
|
1/13
| l 915
| Muş
| 800
|
|
1/13
| l 915-8
| Müküs
| 126
|
|
1/13
| l 915-6-7
| Müküs Sehan
| 121
|
|
1/13
| l 915-7
| Muş Akçan
| 19
|
|
1/13
| 329
| Muş
| 10
|
|
1/14
| l 915
| Bitlis Hizan
| 113
|
|
1/15
| l 915
| Van
| 5200
|
|
1/16
| 1916-8-14
| Bitlis
| 311
|
|
1/19
| 1916-6-6
| Şatak Serir
| 45
|
|
1/19
| 1916-6-6
| Şatak
| 1150
|
|
1/23
| 1916-1-15
| Terme
| 9
|
|
2/2
| 1919-1-25
| Kars
| 9
|
|
2/3
| 1919-1-21
| Kilis
| 2
|
|
2/4
| 1919-2-26
| Adana, Pozantı
| 4
|
|
2/5
| 1919-5-18
| Osmaniye
| 1
|
|
2/7
| 1919-6-13
| Pasinler
| 3
|
|
2/10
| 1919-6-3
| Iğdır
| 8
|
|
2/11
| 1919-7-7
| Kars, Göle
| 9
|
|
2/12
| 1919-7-9
| Kağızman
| 6
|
|
2/13
| 1919-7-9
| Kurudere
| 8
|
|
2/16
| 1919-7-8
| Mescidli
| 4
|
|
2/16
| 1919-7-8
| Gülyantepe
| 10
|
|
2/22
| 1919-7-11
| Mescidli
| 20
|
|
2/26
| 1919-7-19
| Bulaklı
| 2
|
|
2/31
| 1919-7-24
| Kars, Kağızman
| 9
|
|
2/36
| 1919-7
| Sarıkamış
| 803
|
|
2/37
| 1919-7
| Sarıkamış
| 695
|
|
2/38
| 1919/8
| Muhtelif Köyler
| 2502
|
|
3/1
| 1919-7-5
| Kağızman
| 4
|
|
3/1
| 1919
| Tiknis, Ağadeve
| 5
|
|
3/1
| 1919-7-19
| Pasinler
| 2
|
|
3/1
| 1919
| Nahçıvan
| 4000
|
|
3/6
| 1919-7
| Kurudere
| 8
|
|
3/6
| 1919-7-4
| Akçakale
| 180
|
|
3/6
| 1919
| Sarıkamış
| 9
|
|
3/7
| 1919-8-15
| Erzurum
| 153
|
|
3/7
| 1919-8-15
| Erzurum
| 426
|
|
3/14
| 1919-9
| Allahüekber
| 3
|
|
3/16
| 1919-9-14
| Sarıkamış
| 2
|
|
3/18
| 1919-11-11
| Maraş
| 2
|
|
3/19
| 1919-11
| Adana
| 4
|
|
3/19
| 1919-11-16
| Ulukışla
| 7
|
|
3/22
| 1919-12-7
| Adana
| 4
|
|
3/26
| 1920-1-22
| Antep
| 1
|
|
3/27
| 1919-9
| Ünye
| 12
|
|
3/28
| 1920-2-28
| Pozantı
| 40
|
|
3/29
| 1920-2-10
| Çıldır
| 100
|
|
3/32
| 1920-3-9
| Zaruşat
| 400
|
|
3/33
| 1920-2-2
| Şuregel
| 1350
|
|
3/35
| 1338-3
| Maraş
| 4
|
|
3/36
| 1920-3-22
| Şuregel, Zaruşat
| 2000
|
|
3/37
| 1920-3-9
| Zaruşat
| 120
|
|
3/37
| 1920-3-16
| Kağızman
| 720
|
|
3/39
| 1920-4-6
| Gümrü
| 500
|
|
3/40
| 1920-4-28
| Kars
| 2
|
|
3/41
| 1920-5-5
| Kars
| 1774
|
|
3/46
| 1920-5-22
| Kars
| 10
|
|
3/47
| 1920-7-2
| Kars, Erzurum
| 408
|
|
3/47
| 1920-7-2
| Zengibasar
| 1500
|
|
3/49
| 1920-7-27
| Erzurum
| 69
|
|
3/50
| 1920-2-1
| Zaruşat
| 2150
|
|
3/50
| 1920-5
| Kars, Erzurum
| 27
|
|
3/50
| 1920-8
| Oltu
| 650
|
|
3/50
| 1920-8
| Kars, Erzurum
| 18
|
|
3/51
| 1920-10-15
| Bayburt
| 1387
|
|
3/52
| 1920-10-20
| Göle
| 100
|
|
3/53
| 1920-10-17
| Pasinler
| 9287
|
|
3/54
| 1920-10-18
| Tortum
| 3700
|
|
3/55
| 1920-10-19
| Erzurum
| 8439
|
|
4/2
| 1920-10-26
| Kars civarı
| 10693
|
|
4/3
| 1920-10-?8
| Aşkale
| 889
|
|
4/4
| 1919-1-6
| Zaruşat
| 86
|
|
4/5
| 1920-12-1
| Kosor
| 69
|
|
4/6
| 1920-12-3
| Göle
| 508
|
|
4/7
| 1920-12-4
| Kosor
| 122
|
|
4/9
| 1920-12-4
| Kars, Zeytun
| 28
|
|
4/10
| 1920-12-4
| Sarıkamış
| 1975
|
|
4/12
| 1920-12-6
| Göle
| 194
|
|
4/14
| 1920-12-7
| Kars, Digor
| 14620
|
|
4/16
| 1920-12-14
| Sarıkamış
| 5337
|
|
4/17
| 1920
| Göle
| 600
|
|
4/17
| 1920
| Kars
| 3945
|
|
4/18
| 1920
| Haramivartan
| 138
|
|
4/19
| 1920
| Nahçıvan
| 64408
|
|
4/20
| 1920-11-29
| Zarcışat
| 1026
|
|
4/21
| 1921-2
| Zenibasar
| 18
|
|
4/23
| 1920
| Nahçıvan
| 5307
|
|
4/24
| 1920-2
| Kars civarı
| 561
|
|
4/26
| 1920-12
| Erivan
| 192
|
|
4/27
| 1921
| Karakilise
| 6000
|
|
4/29
| 1921-11-21
| Pasinler
| 53
|
|
4/29
| 1921-11-21
| Erzurum
| 1215
|
|
4/30
| 1918
| Hınıs
| 870
|
|
4/31
| 1918
| Tercan
| 580
|
|
4/32
| 1921
| Nahçıvan
| 12
|
|
4/33
| 1921
| Bayburt
| 580
|
|
4/34
| 1921
| Arpaçay
| 148 |
|
SAYI TESPİTİ YAPILAMAYAN OLAYLAR TABLOSU
|
|
Cilt ve Belge no
| Tarih
| Yer
| Ölü
|
|
1/2
| 1906-2-11
| Revan
| 25 köy halkı
|
|
1/3
| 1915-5-9
| Bitlis
| 1 köy halkı
|
|
1/3
| 1915-5-9
| Bitlis
| Sayı belirsiz
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| Sayı belirsiz
|
|
1/6
| 1916-5-23
| Van
| Sayı belirsiz
|
|
1/6
| 1915-5-11
| Trabzon
| Sayı belirsiz
|
|
1/7
| 1916-6-11
| Bitlis
| Sayı belirsiz
|
|
1/7
| 1916-6-11
| Van
| Sayı belirsiz
|
|
1/7
| 1916-6-11
| Başkala
| Sayı belirsiz
|
|
1/10
| 1915-6-11
| Van
| 180 hane
|
|
1/11
| 1915-6
| Bitlis
| 100 hane
|
|
1/11
| 1915-5
| Van
| Sayı belirsiz
|
|
1/11
| 1915-6-10
| Maçka
| Sayı belirsiz
|
|
1/13
| 1914-12-17
| Eleşkird
| Sayı belirsiz
|
|
1/13
| 1916-5-23
| Hınıs
| Sayı belirsiz
|
|
1/13
| 1915-12
| Muş
| Sayı belirsiz
|
|
1/13
| 1915-1
| Muş
| 2 köy halkı
|
|
1/13
| 1915
| Elaziz
| Sayı belirsiz
|
|
1/13
| 1915-8
| Gevaş
| Sayı belirsiz
|
|
1/13
| 1915-2
| Şatak
| 9 köy
|
|
1/14
| 1915
| Hizan
| Sayı belirsiz
|
|
1/18
| 1916-6-3
| Diyarbakır
| 55
|
|
1/20
| 1916-5
| Tercan
| 30 köy
|
|
2/2
| 1919-1-25
| Ardahan
| Sayı belirsiz
|
|
2/15
| 1919-7-8
| Gülantab
| 2 köy
|
|
2/20
| 1919-7-16
| Büyük Vedi
| Sayı belirsiz
|
|
2/32
| 1919-7-25
| Gümrü
| Sayı belirsiz
|
|
2/35
| 1919-7-12
| Kars
| 1 aile
|
|
3/1
| 1919-7
| Artvin
| Birçok
|
|
3/1
| 1919-7
| Bayezid
| Birtakım
|
|
3/4
| 1919-8
| Nahçıvan
| 3 köy ahalisi
|
|
3/6
| 1919
| Sarıkamış
| Çok sayıda
|
|
3/6
| 1919
| Sarıkamış
| 1 köy
|
|
3/6
| 1919
| Sarıkamış
| Sayı belirsiz
|
|
3/6
| 1919-8-15
| Erzurum
| 30 hane
|
|
3/8
| 1919-7-12
| Kars
| 2 aile
|
|
3/9
| 1919-8-12
| Kars
| Sayı belirsiz
|
|
3/9
| 1919-8-12
| Kars
| Tüm erkekler
|
|
3/9
| 1919-8-12
| Kars
| Bütün halk
|
|
3/9
| 1922-8-18
| Kars
| Tüm erkekler
|
|
3/12
| 1919-8-31
| Sarıkamış
| Bütün halk
|
|
3/12
| 1919-8-31
| Kağızman
| Sayı belirsiz
|
|
3/13
| 1919-8-18
| Kağızman
| Sayı belirsiz
|
|
3/14
| 1919-9
| Karaurgan
| Sayı belirsiz
|
|
3/16
| 1919-9-14
| Sarıkamış
| Sayı belirsiz
|
|
3/31
| 1920-3-3
| Kozan
| Çok sayıda
|
|
3/33
| 1920
| Şuragel
| Sayı belirsiz
|
|
3/37
| 1920-3-9
| Zaruşad
| Sayı belirsiz
|
|
3/37
| 1920-3-16
| Kağızman
| Sayı belirsiz
|
|
3/47
| 1920-5-24
| Kars Civarı
| Sayı belirsiz
|
|
3/49
| 1920-7-27
| Oltu-Göle
| Tüm erkekler
|
|
3/50
| 1920-5-24
| Kars civarı
| Bütün halk
|
|
4/8
| 1920-12-3
| Kars
| Sayı belirsiz
|
|
4/23
| 1919
| Kars civarı
| Bir kaç çadır
|
|
4/23
| 1919-3
| Kars civarı
| 85 hane
|
|
4/23
| 1919-3
| Sarıkamış
| 1 köy halkı
|
|
4/23
| 1919-2
| Iğdır
| Yüzlerce kişi
|
|
4/23
| 1920
| Kars civarı
| Sayı belirsiz
|
|
4/26
| 1920-11
| Erivan-Kars
| Sayı belirsiz
|
|
4/30
| 1918
| Tekman
| Sayı belirsiz | ERMENİ İSYAN ve KATLİAMLARI
|
Berlin Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki baskı ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Klikya'da yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır.
İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir. Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsoloslukları'nın sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir. Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu komiteler, Osmanlı yönetiminden şikayeti olmayan, barış ve refah içinde yaşayan Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden başarılı olamamıştır.
Osmanlı Ermenilerini içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu kez Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece 1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan Hınçak, 1890'da ise Tiflis'te aşırı, terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri ortaya çıkmıştır. Bu komitelere, "Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması" hedef olarak gösterilmiştir.
İstanbul'da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasi mücadele başlayan Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmış ve yönlendirilmiş olmaları ile örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır.
İlk isyan 1890'daki Erzurum'da gerçekleşmiştir. Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Sasun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen Adana isyanı izlemiştir. 1914'de Zeytun'da 100, 1915 Van olaylarında 3.000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20.000 Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir.
İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor" mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek uluslararası bir sorun niteliği kazanmıştır. Nitekim, döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları, "Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak" olduğunu kaydetmektedir.
Öte yandan sömürgeci devletlerin diplomatik temsilcilikleri Anadolu'ya dağılmış Hıristiyan misyonerler ile birlikte Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.
Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir.
Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve Köyü'nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.
ERMENİ KATLİAMLARI HAKKINDA GENEL BİR DEĞERLENDİRME
|
Ermenilere sırasıyla, Anadolu'da; "Kara Haç", "Armenakan" ve "Vatan Koruyucuları", Cenevre'de; "Hınçak", Tiflis'te; "Taşnak" komiteleri kurdurulmuştur. Bu komitelere hedef olarak Doğu Anadolu toprakları, amaç olarak ise Osmanlı Ermenileri'nin birliği gösterilmiştir.
Bu amaçla kışkırtılan Ermeni komiteleri, ilk olarak 1890 Erzurum isyanını gerçekleştirmiş, ardından da Kumkapı gösterisi, Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, Sasun isyanı, Bab-ı Ali gösterisi, Zeytun ve Van isyanı, Osmanlı Bankası'nın işgali, Sultan Abdülhamit'e suikast teşebbüsü ve 1909 Adana isyan isyanlarını çıkartmışlardır.
Bu isyanlar sırasında, 1914'de Zeytun'da 100, 1915 Van olaylarında 3000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20.000 Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Ermeni isyan ve katliamları sırasında katledilen Türklerin sayısı belgelere göre 517.955'dir. Olay tarihi ve yeri belli olup da sayı tespiti yapılamayanlarla birlikte bu rakam 2 milyona ulaşmaktadır.
Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermiştir. Bu dönemde Ermeniler, Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir.
Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zarar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve köyünün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.
| | 24 NİSAN 1915
|
Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamlar karşısında Osmanlı hükümeti, herhangi bir önleme başvurmadan önce Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine "Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını" bildirmekle yetinmiştir. Ancak, olaylar durmak yerine giderek yoğunlaşınca, ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur.
Bu maksatla, 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Osmanlı Hükümeti'nin bu kararı üzerine hareket geçen Eçmiyazin Katalikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı'na şu telgrafı göndermiştir:
"Sayın Başkan, Türk Ermenistanı'ndan aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye'deki halkımın korunmasını rica ediyorum."
Başpiskopos Kevork'un telgrafını, Rusya'nın Washington Büyükelçisi'nin ABD'deki temasları izlemiştir. Bütün olup biten, yasadışı Ermeni komitelerinin kapatılması ve elebaşlarının tutuklanması olmasına rağmen, olayı bir "katliam" gibi göstermeye çalışan Ermeniler, başta ABD ve Rusya olmak üzere, çeşitli sömürgeci devletleri kendi saflarına çekmeye çalışmışlardır.
Diaspora Ermenilerinin her yıl sözde "Ermeni soykırımının yıldönümü" diye andıkları 24 Nisan, devlet aleyhine faaliyette bulunan ve masum insanları katleden 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir. Görüldüğü gibi bu tarih, sözde soykırım şöyle dursun, sözde soykırım iddialarına temel oluşturduğu iddia edilen "yer değiştirme" uygulamasıyla bile ilgili değildir.
| YER DEĞİŞTİRME (TEHCİR)
|
Ermenilerin binlerce Türk'ün canına mâl olan isyan ve katliamları karşısında bile, Osmanlı Hükümeti'nin ortaya koyduğu sakin ve sağduyulu tavır, belgeleriyle sabittir. Ancak, tedhiş hareketleri bir türlü durmak bilmeyince hükümet, ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşayan Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır. Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır.
Her şeyden önce, yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir.
27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir.
Bu arada, Ermenilerin sıkça dile getirdiği gibi yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni ölmemiştir. Gerek Osmanlı ve Ermeni, gerekse yabancılara ait istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin nüfusunun en fazla 1.250.000 civarında olduğunu göstermektedir. Ne kadar Ermeni'nin yer değiştirme uygulaması çerçevesinde bulundukları yerden çıkarıldığı ve ne kadarının sağ salim yeni yerleşim bölgelerine ulaştığı da belgeleriyle ortadadır. Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir.
Ermenilerin yer değiştirme uygulaması büyük bir disiplin içinde yapılmıştır. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır. Yer değiştirme uygulamasına tabi tutulan nüfus içerisinde yer alan Halep'teki 26.064 Ermeni nüfusu, göç ettirilenler içerisine dahil edilmemiştir. Bu rakam 35.000'den çıkarıldığında geriye 9-10 bin kişi kalmaktadır. Yani Ermenilerin yer değiştirme sırasında verdikleri toplam kayıp 9-10 bin kişiden ibarettir. Bunlar da, Türkler tarafından öldürülmemiş, 500'ü Erzurum-Erzincan arasıda eşkıya grupları tarafından, 2000 civarında kişi, Urfa'dan Halep'e giden yol üzerinde Meskene'de Urban eşkıyaları tarafından, 2000 kişi Mardin'de eşkıya tarafından öldürülmüştür. Dersim bölgesinden geçen kafilelere bölge halkının saldırıları sonucunda yaklaşık 5-6 bin kişi öldürülmüştür. Ancak bunun kesin rakamları Osmanlı arşivlerinde yer almamaktadır. Toplam 9-10 bin kişinin ölmüş olduğu diğer verilerden tespit edilmektedir. Böylece, yer değiştirme sırasında soykırım maksadıyla Osmanlı ordusu tarafından öldürülen bir tek Ermeni yoktur.
Ayrıca, Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni yerleşim merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tutması, yer değiştirme sırasında herhangi bir katliâm olayının olmadığını da ispat etmektedir.
Öte yandan, Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır.
Ermenilerin yer değiştirilmeleri, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Şayet, Osmanlı Devleti Ermeni tebaasından kurtulmak isteseydi; bunu asimilasyon yoluyla veya savaşı gerekçe göstererek rahatlıkla halledebilirdi. Osmanlı, yer değiştirme uygulamasıyla savaş şartlarında her an ölümle burun buruna gelebilecek olan yüz binlerce Ermeni'nin hayatını kurtarmıştır. Nitekim, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler sağ salim hayatlarını sürdürürken, Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermeniler, savaş şartları gereği ölmüşlerdir.
Görüldüğü gibi, yer değiştirme uygulaması son derece başarılı bir sevk ve iskan hareketidir. Bugünün şartlarında bile dünyada bir benzeri daha yoktur.
YER DEĞİŞTİRMENİN (TEHCİR) TANIMI VE GAYESİ
|
Arapça asıllı bir kelime olan tehcir, "bir yerden başka bir yere göç ettirmek, yer değiştirmek, hicret ettirmek (immigration, emigration)" manasını taşır; bir "sürgün", bir "deportation" manası yoktur. Bununla birlikte; "Tehcir Kanunu" diye adlandırılan kanunun adı da aslında "Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için askeri tarafından uygulanacak önlemler hakkına geçici kanun"dur. Bu kanuna dayanılarak gerçekleştirilen yer değiştirme uygulamasının anlatımında kullanılan "tenkil (nakletme)" tabiri de batı dillerinde "sürgün" anlamına gelen "deportation", "exile" veya "proscription" gibi terimlere karşılık değildir.
Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa'nın başlattığı, Hükümet ve Meclis'in de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları; ikincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır.
Yer değiştirme uygulaması daha sonraları, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni komitacılarına yataklık eden diğer vilâyetlerdeki Ermenileri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler uygulamanın dışı bırakıldıkları halde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri görülenler de göç ettirilmişlerdir.
Gerçekleştirildiği 1915'ten günümüze kadar yer değiştirme uygulaması hakkında çok şey yazılıp çizilmiştir. Ermeniler, uydurma belgelerin arkasına gizlenerek, dünya kamuoyunu uzun süre kandırmayı başarmışlardır. Başlangıçta üç yüz binlerden başlayıp, üç milyonlara kadar varan rakamlarla ifade edilen Ermeni katliâmı hikâyelerinin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim İstanbul'un işgal edildiği dönemde İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı arşivini yeterince araştırmalarına rağmen soykırımı imâ edecek tek bir belgeye dahi rastlamamışlardır.
Şayet, Osmanlı devletinin Ermenileri "soykırım"a tabi tutmak gibi bir amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi? Bunun için "yer değiştirme" gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin güvenliği, sağlığı ve yeme-içmelerinin temini için büyük maddi fedakarlıklara ne gerek vardı? 1915 Mayısından 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen, Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Adetâ yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmemeye ne gerek vardı?
Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı Devleti'nin asıl niyetinin anlaşılmasına yetecektir. Osmanlı devletinin, yüzlerce yıl devlete olan bağlılıklarından dolayı "millet-i sadıka" olarak nitelendirdiği bir halka karşı, birdenbire tavır değiştirmesinin de mantıklı bir izahı yoktur. Değişen Osmanlı değil, Rusya ve İtilaf Devletlerinin bağımsızlık vaatlerine kanan Ermenilerdir.
Devlet güvenliğinin sağlanması için gerekli bir uygulama olan yer değiştirme, dünyanın en başarılı sevk ve iskan hareketidir ve hiçbir zaman Ermenileri imha etmek gayesini gütmemiştir.
YER DEĞİŞTİRMENİN NEDENLERİ VE İLK UYGULAMALAR
|
Yer değiştirme kararı, bağımsız Ermenistan kurma düşüncesiyle, savaş içindeki kendi devletlerini arkadan vuran Ermenilerin verdikleri zararı önlemek gayesiyle zorunlu olarak alınmıştır. Ruslar ve İtilaf Devletleri'nin Ermenileri nasıl kandırdıkları ve kışkırttıkları, belgeleriyle sabittir(1). Savaşta ele geçirdikleri yerlerin kendilerine verileceği ve bağımsızlıklarının tanınacağı gibi vaatlere kanan Ermeniler, birçok ihtilâl cemiyeti kurmuşlardır(2). Ermeniler, yer değiştirme öncesinde başlattıkları tedhiş faaliyetlerini, göç sırasında da sürdürmüşlerdir. Gerek sınır bölgelerinde, gerek iç bölgelerde düşmanla işbirliği yapmışlar; müslüman halka karşı katliâmlarda bulunmuşlardır(3).
Ermenilerin yaptıkları mezalimi anlatan belgeleri bir kitapta toplamaya karar veren Osmanlı Hükümeti, bütün illere yazılar yazarak; Ermeni katliamlarını anlatan belge ve fotoğrafların gönderilmesi istemiştir(4). Toplanan belge ve fotoğrafların ışığında "Ermeni Komitelerinin Faaliyetleri ve İhtilal Hareketleri / Meşrutiyet'in İlanından Önce ve Sonra" adıyla bir kitap yayınlanmıştır(5).
Ermeni mezalimi Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra da devam etmiştir. 1920'de Hanov adlı bir Ermeni komutasında Nahçıvan'a giden 1.200 kişilik birliğin, oradaki müslümanlara yaptıkları mezalim bunun en çarpıcı örneklerinden biridir(6). Ayrıca 3 ve 7 Mart 1921 tarihlerinde Mamuretülaziz (Elazığ) vilâyeti vâli vekili Mümtaz Bey'in gönderdiği telgraflardan, Fransızların korumasına giren Ermenilerin Kilikya'dan Adana'ya kadar bağımsız bir Ermenistan hayali içinde bulundukları anlaşılmaktadır(7).
Bu gelişmeler üzerine, Başkomutan Vekili Enver Paşa duruma bir çare bulmak amacıyla, 2 Mayıs 1915'te İçişleri Bakanı Talat Paşa'ya şu yazıyı göndermiştir:
"Van gölü etrafında ve Van valiliğince bilinen belirli yerlerdeki Ermeniler, isyanlarını sürdürmek için daima toplu ve hazır bir haldedirler. Toplu halde bulunan Ermenilerin buralardan çıkarılarak isyan yuvasının dağıtılması düşüncesindeyim.
3. Ordu komutanlığının verdiği bilgiye göre Ruslar 20 Nisan 1915'te kendi sınırları içindeki müslümanları sefil ve perişan bir halde sınırlarımızdan içeriye sokmuşlardır. Hem buna karşılık olmak ve hem yukarıda belirttiğim amacı sağlamak için, ya bu Ermenileri aileleriyle birlikte Rus sınırı içine göndermek, yahut bu Ermenileri ve ailelerini Anadolu içinde çeşitli yerlere dağıtmak gereklidir.
Bu iki şekilden uygun olanın seçilmesini ve uygulanmasını rica ederim. Bir mahzur yoksa isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine sınırlarımız içine dışarıdan gelen müslüman halkın yerleştirilmesini tercih ederim(8)".
Yer değiştirme uygulamasının ilk işareti sayabileceğimiz bu yazı ile Enver Paşa, Ermenilerin isyan çıkaramayacak şekilde dağıtılmalarını istemektedir. Söz konusu yazıya göre uygulama yalnızca Ermenilerin isyan ve karışıklık çıkardıkları yerlerde yapılacaktır. Nitekim öyle de olmuştur.
Durumun önemi ve aciliyeti nedeniyle zaman kaybetmek istemeyen Talat Paşa, Meclis'ten henüz bir karar çıkmadan yer değiştirme uygulamasını başlatmış ve bu çok ağır sorumluluğu tek başına üzerine almaktan kaçınmamıştır(9).
Öncelikle Van, Bitlis ve Erzurum bölgelerinde bulunan Ermenilerin savaş bölgesi dışına çıkarılması konusunu ele alan Talat Paşa, 9 Mayıs 1915'te gönderdiği şifre emirlerle Erzurum Valisi Tahsin Bey, Van Valisi Cevdet Bey ve Bitlis Valisi Mustafa Abdülhalık Bey'i konu hakkında bilgilendirmiştir. Talat Paşa söz konusu şifrelerinde, isyan ve ihtilal yapmak için bazı bölgelerde toplu halde bulunan Ermenilerin güneye doğru göç ettirilmesinin kararlaştırıldığını, kararın derhal uygulanması için vâlilere mümkün olan her türlü yardımın yapılması gerektiğini bildirmiştir.
Başkomutanlık'tan 3. ve 4. Ordu Komutanlarına konuyla ilgili bildiri yazıldığını kaydeden Talat Paşa, faydalı sonuçlar verecek bu uygulamanın, Van'la birlikte Erzurum'un güney kısmı, Bitlis'e bağlı önemli kazalar, özellikle Muş, Sasun ve Talori civarını da kapsamasının iyi olacağına dikkat çekmiş ve valilerden ordu komutanlarıyla işbirliği yaparak derhal uygulamaya başlamalarını istemiştir(10).
Ayrıca 23 Mayıs 1915'te 4. Ordu Komutanlığına bir şifre gönderen Talat Paşa, boşaltılmasını istediği yerleri şu şekilde belirtmiştir:
- Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetleri;
- Maraş şehir merkezi hariç olmak üzere Maraş sancağı;
- Halep Vilâyetinin merkez kazası hariç olmak üzere İskenderun, Beylan (Belen), Cisr-i Şugur ve Antakya kazaları dahilindeki köy ve kasabalar;
- Adana, Sis (Kozan) ve Mersin şehir merkezleri hariç olmak üzere Adana, Mersin, Kozan ve Cebel-i Bereket sancakları.
Buna göre; Erzurum, Van ve Bitlis'ten çıkarılan Ermenilerin, Musul'un Güney kısmı ile Zor sancağı ve Merkez hariç olmak üzere Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermenilerin ise Suriye vilâyetinin doğu kısmı ile Halep vilâyetinin doğu ve güneydoğusuna nakledilecekleri kararlaştırılmıştır. Göç işlemlerini denetlemek ve yönetmek üzere Mülkiye Müfettişlerinden Ali Seydi Bey Adana bölgesine, Hamid Bey ise Halep ve Maraş bölgesine atanmıştır.
Yeni yerleşim bölgelerine ulaşan Ermenilerin, bölgenin durumuna göre ya mevcut köy ve kasabalarda inşa edecekleri evlere ya da hükümet tarafından belirlenecek yerlerde yeniden kuracakları köylere yerleştirilmeleri ve Ermeni köylerinin Bağdad demiryolundan en az 25 km. uzakta olması şart koşulmuştur.
Yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin can ve mallarının korunması, yeme, içme ve dinlenmelerinin sağlanması sevk güzergahında bulunan bölgesel yöneticilere bırakılmıştır. Yerleri değiştirilecek Ermenilerin bütün taşınabilir mal ve eşyalarını birlikte götürebilecekleri ve taşınmaz malları konusunda da ayrıntılı bir emir yazısı hazırlanarak ilgili yerlere ulaştırılması kararlaştırılmıştır(11).
Başkomutanlık, yerleri değiştirilen Ermenilerin yeniden fesat yuvaları oluşturmamaları için 26 Mayıs 1915'te İçişleri Bakanlığı'na bir yazı göndererek şu konuların dikkate alınmasını istemiştir:
- Ermenilerin gönderildikleri yerlerdeki nüfusu oradaki aşiret ve müslüman sayısının %10 oranını geçmemelidir.
- Göç ettirilecek Ermenilerin kuracakları köylerin her biri elli evden çok olmamalıdır.
- Ermeni göçmen aileleri seyahat ve nakil suretiyle de olsa ev değiştirmemelidir(12).
İçişleri Bakanlığı'nın bütün bu önlemleri uygulamaya koyduğu günlerde, 24 Mayıs 1915'te ortak bir bildiri yayınlayan Rusya, Fransa ve İngiltere Hükümetleri, bir aydan beri "Ermenistan" diye adlandırdıkları Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Ermenilerin öldürüldüklerini ve olaylardan Osmanlı Hükümeti'ni sorumlu tutacaklarını açıklamışlardır(13).
Konunun bu şekilde uluslar arası bir boyut kazanması üzerine Talat Paşa, yer değiştirme uygulamasının yasal bir zemine oturtulması amacıyla hazırladığı bir yazıyı 26 Mayıs 1915'te Başbakanlığa gönderdi(14).
Talat Paşa yazısında, "Osmanlı topraklarına göz diken istilâcıların emellerini gerçekleştirmek için Osmanlı vatandaşı olan Ermeniler arasına ayrımcılık soktuklarını ve yardım ettiklerini; isyan eden Ermenilerin düşmana karşı savaşan Türk ordusunun harekâtını güçleştirmek için her çeşit engellemeleri yaptıklarını; askere gıda maddesi, silah ve mermi ulaştırılmasını engellediklerini; düşmanla işbirliği yaptıklarını; bir kısmının düşman saflarına katıldıklarını, askerî birliklere ve masum halka silâhlı saldırıda bulunduklarını; şehir ve kasabalarda katliam ve yağmacılık yaptıklarını; düşmanın deniz kuvvetlerine gıda maddesi temin ettiklerini ve önemli askeri bölgeleri düşmana gösterdiklerini" açıkladıktan sonra, devletin selâmeti için köklü önleme gereksinim duyulduğunu ve bunun için, savaş bölgesinde olaylar çıkaran Ermenilerin başka bölgelere göç ettirilmesine karar verildiğini ifade etmiştir.
İçişleri Bakanlığı'nın bu yazısı, Başbakanlık tarafından kaleme alınan bir başka yazı ile derhal Meclis'e ulaştırılmıştır. Başbakanlık yazısında Talat Paşa'nın ifadeleri tekrarlandıktan sonra, devletin selâmeti için uygulanmasına başlanılan yer değiştirme uygulamasının yerinde olduğu ve bunun bir yöntem ve kurala bağlanmasının gerektiği dile getirilmiştir(15). Meclis de aynı tarihte uygulamayı kabul eden bir karar almıştır.
Meclis'in bu konu ile ilgili kararnamesinde, devletin varlığının ve güvenliğinin sağlanması uğrunda yapılan mücadeleye, kötü etkisi olan bu gibi zararlı faaliyetlerin önüne etkili yöntemlerle geçilmesinin kesinlikle gerekli olduğu ve İçişleri Bakanlığınca bu konuda alınan önlemlerin son derece doğru ve yerinde olduğu belirtilmiştir. Ayrıca, yerlerinden çıkarılan Ermenilerin gayrimenkul mallarıyla ilgili bir bildiri yayınlanarak, belirlenecek komisyonlar tarafından tespitinin yapılması ve gönderilen Ermenilere gittikleri yerde durumlarına uygun iş sahalarının açılması ve Göçmen Ödeneği'nden kendilerine yardım yapılması kararının alındığı ifade edildikten sonra, göçün güven içinde yapılması konusunda ilgililere gerekli emrin yazılması istenmiştir(16).
Başbakanlık'tan 30 Mayıs 1915 tarihinde İçişleri, Harbiye ve Maliye Bakanlıklarına yazılan yazıda yer değiştirme uygulamasının nasıl yapılacağı şöyle anlatılmıştır(17):
- Ermeniler kendilerine ayrılan bölgelere can ve mal güvenlikleri sağlanarak rahat bir şekilde nakledileceklerdir.
- Yeni evlerine yerleşene kadar yeme-içme giderleri Göçmen Ödeneği'nden karşılanacaktır.
- Eski malî durumlarına uygun olarak kendilerine emlâk ve arazî verilecektir.
- İhtiyaç sahipleri için hükümet tarafından ev inşa edilecek, çiftçi ve ziraat erbabına tohumluk, alet ve edevat sağlanacaktır.
- Geride bıraktıkları taşınır malları kendilerine ulaştırılacak, taşınmaz malları ve değerleri belirlendikten sonra, buralara yerleştirilecek olan müslüman göçmenlere paylaştırılacaktır. Bu göçmenlerin uzmanlık alanları dışında kalan zeytinlik, dutluk, bağ ve portakallıklarla, dükkân, han, fabrika ve depo gibi gelir getiren yerler, açık arttırma ile satılacak veya kiraya verilecek ve bedelleri sahiplerine ödenmek üzere mal sandıklarınca emanete kaydedilecektir.
- Bütün bu konular özel komisyonlarca yürütülecek ve bu hususta bir emir yazısı hazırlanacaktır.
YER DEĞİŞTİRME (TEHCİR) KANUNU
|
"Tehcir Kanunu" olarak bilinen; ve fakat Türk ordusu savaş alanında olduğu için cephe gerisinde oluşan isyan ve ayaklanmaları önleme gayesi güden "Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için asker tarafından uygulanacak önlemler hakkına geçici kanun" 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilmiştir(1). Kanun, 1 Haziran 1915 günü dönemin Resmi Gazetesi Takvim-i Vekayi'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir(2).
Söz konusu geçici kanunun birinci maddesi; ordu, kolordu ve fırka komutanlarına, savaş sırasında Hükümetin emirlerine, ülkenin savunulmasına ve huzurun korunmasına karşı çıkanlara, silâhlı saldırı veya direnişte bulunanlara karşı derhal askeri önlem alma, tecavüz ve direniş sırasında isyancıları yok etme yetkisi vermektedir. İkinci madde ise aynı komutanlara, casusluk ve vatana ihanet ettikleri anlaşılan köy ve kasaba halkını, tek tek veya toplu halde başka yerlere sevk ve iskân ettirme yetkisi vermektedir.
10 Haziran 1915 tarihinde yayımlanan bir emir yazısı (3) ile de, göçe tabi tutulan Ermenilerin malları koruma altına alınmıştır. Bir başkan ile, biri idari diğeri de maliyeci olmak üzere iki üyeden oluşan "Terkedilmiş Mallar Komisyonu" kurulmuştur. Bu komisyonlar, boşaltılan köy ve kasabalardaki Ermenilere ait malları tespit edecek, ayrıntılı defterlerini tutacaktır. Defterlerden biri bölgesel kiliselerde korunacak, biri bölge yönetimine verilecek, biri de komisyonda kalacaktır. Bozulabilir eşya ile hayvanlar açık arttırma ile satılacak ve parası korunacaktır. Komisyon gönderilmeyen yerlerde, bildiri hükümlerini bölgelerdeki görevliler yerine getirecektir. Bu malların Ermeniler dönünceye kadar korunmasından hem komisyon, hem de bölge yöneticileri sorumlu olacaktır.
27 Mayıs 1915 tarihli kanun ve 10 Haziran 1915 tarihli emir yazılarından da anlaşılacağı gibi, Talat Paşa'nın başlattığı ve Meclis'in de uygun gördüğü yer değiştirme uygulaması, "doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgeleri" kapsamaktadır. Bunlardan birincisi Kafkas ve İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolaylarıdır. İkincisi ise Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Çünkü Ermeniler bu bölgelerde düşmanla işbirliği yapmakta ve onların çıkarma yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmaktaydılar.
Bununla birlikte; "savaş halinde devlet yönetimine karşı gelenler için askeri birliklerce alınacak önlemleri" içeren kanun, tamamen devleti ve kanun düzenini korumaya yönelik bir yetki kanunudur. En önemli özelliklerinden biri ise; "kanun metninde herhangi bir etnik grup veya zümrenin adından söz edilmemiş ve hatta ima dahi edilmemiş" olmasıdır. Kanun kapsamına giren Müslüman, Rum ve Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşları yerlerinden başka yerlere göç ettirilerek yerleştirmeye tabi tutulmuştur. Kanunu, tek bir halka yöneltilmiş olarak görmek, ya bilgi eksikliğinin göstergesidir, ya da kasıtlı davranmanın(4)...
YER DEĞİŞTİRME UYGULAMASININ BAŞLAMASI
|
27 Mayıs 1915 tarihli Sevk ve İskan Kanunu ve kanunun uygulanma şekillerine belirleyen bildirilere uygun olarak; Ermeni kafileleri, yeni yerleşim alanlarına dağıtılmak üzere yol kavşakları üzerinde bulunan Konya, Diyarbekir, Cizre, Birecik ve Halep gibi belirli merkezlerde toplanmışlardır.
Kafilelerin göç ettirildikleri güzergâhlar, göçmenlerin zorluklarla karşılaşmamaları için mümkün olduğu kadar kendilerine yakın yollardan seçilmiştir. Ayrıca güzergâh seçiminde, kafilelerin güvenlik ve korunmalarının sağlanması düşüncesi de önemli rol oynamıştır. Nitekim Kayseri'den, Samsun'dan gönderilenler Malatya üzerinden; Sivas, Mamuretülaziz (Elazığ), Erzurum ve çevresinden gönderilenler ise Diyarbekir-Cizre yolundan Musul'a gönderilmişlerdir(1).
Bununla birlikte, yolların çok kalabalık olması, sancaklarda düzenin bozulması ihtimalinin belirmesi durumlarında, bu güzergahlar dışına da çıkılmıştır(2). Urfa'dan Re'sülayn ve Nusaybin yoluyla gidenler, Arap kabileleriyle diğer aşiretlerin saldırılarından korunmak üzere Siverek yolundan gönderilmişlerdir(3).
Batı Anadolu'dan gönderilen kafileler ise Kütahya-Karahisar-Konya-Karaman-Tarsus üzerinden Kars-ı Maraş-Pazarcık yoluyla Zor'a gönderilmişlerdir(4). Bütün bu güzergâhların seçiminde tren yolları ve nehir nakliye araçlarının bulunduğu yerler tercih edilmiştir. Bu sırada en güvenli yolun tren ve nehir yolculuğu düşüncesi bunda önemli rol oynamıştır.
Nitekim Batı Anadolu'dan yeni yerleşim bölgelerine gönderilenlerin hemen hepsi trenlerle nakledilmişlerdir(5). Cizre yolu ile gönderilenler de tren ve "Şahtur" denilen nehir kayıklarıyla taşınmışlardır(6). Tren ve nehir nakliyatının bulunmadığı yerlerde kafileler hayvan ve arabalarla belli merkezlere toplanmışlar ve buradan trenlere bindirilmişlerdir.
Devlet savaş şartlarına rağmen, yer değiştirme uygulamasının tam bir düzen içinde yürümesi ve kafilelerin herhangi bir zarara uğramaması için elindeki bütün imkânları zorlamıştır. Buna rağmen, cepheye devamlı surette asker ve gıda maddesi göndermek zorunda kalınması yüzünden göçmenleri taşıyacak edecek araç bulmakta zaman zaman zorluklarla karşılaşılmıştır. Bu yüzden istasyonlarda büyük yığılmalar meydana gelmiştir. Araç azlığı, taşımanın yer yer aksamasına yol açtığı gibi(7), hasat mevsimi olması, araba ve hayvana duyulan ihtiyaç yüzünden kafilelerin zorlukla hareket etmelerine sebep olmuştur(8). Bütün bu zor şartlara ve imkânsızlıklara rağmen hükümet, yerleri değiştirilen Ermenileri büyük bir düzen içerisinde yeni yerleşim yerlerine taşımayı başarmıştır.
Nitekim, Amerika'nın Mersin Konsolosu Edward Natan, 30 Ağustos 1915'te Büyükelçi Morganthau'ya gönderdiği raporda, Tarsus'tan Adana'ya kadar bütün hat güzergâhının Ermenilerle dolu olduğunu ve Adana'dan itibaren bilet alarak trenle seyahat ettiklerini, kalabalık yüzünden birtakım sıkıntıların olmasına rağmen Hükümetin bu işi son derece düzenli bir şekilde yönettiğini, şiddete ve düzensizliğe yer vermediğini, göçmenlere yeteri kadar bilet sağladığını, ihtiyacı olanlara yardımda bulunduğunu belirtmiştir(9).
ERMENİLERİN ÇIKARILDIKLARI VE YERLEŞTİRİLDİKLERİ BÖLGELER
|
Ermenilerin hangi bölgelerden çıkarılıp hangi bölgelere yerleştirilecekleri Talat Paşa'nın 23 Mayıs 1915 tarihinde 4. Ordu Komutanlığına gönderdiği şifrede belirtilmiştir. Söz konusu şifresinde Talat Paşa, başka vilayetlere götürülecek Ermeniler hakkında bilgi verdikten sonra, Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermenilerin, Musul vilâyetinin Güney kısmı ile Zor sancağına ve Merkez hariç olmak üzere Urfa sancağına yerleştirilmelerini; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermenilerin ise Suriye vilâyetinin Doğu kısmı ile Halep vilâyetinin Doğu ve Güneydoğusu'na nakledilmesinin uygun olacağını bildirmiştir.
Ancak, Ermeni isyan ve katliamlarının devam etmesi üzerine; 5 Temmuz 1915 tarihinde Adana, Erzurum, Bitlis, Haleb, Diyarbekir, Suriye, Sivas, Trabzon, Mamuretülaziz (Elazığ), Musul vilâyetleriyle "Adana Terkedilmiş Mallar Komisyonu" başkanlığına, Zor, Maraş, Canik, Kayseri ve İzmit mutasarrıflıklarına emir gönderilerek, Ermenilerin yerleştirilmesi için ayrılan bölgelerin, görülen lüzum üzerine genişletildiği bildirilmiştir.
Buna göre, Ermenilerin gönderilip yerleştirilecekleri bölgeler, yöredeki müslüman nüfusun yüzde 10'u oranını geçmeyecek şekilde şöyle belirlenmiştir:
l. Kerkük sancağının İran sınırına 80 km. mesafede bulunan köy ve kasabalar dahil olduğu halde Musul vilâyetinin doğu ve güney bölgesi;
2. Diyarbekir sınırından 25 km. içeride, Habur ve Fırat nehirleri vadisindeki yerleşim yerleri dahil olmak üzere Zor sancağının doğusu ve güneyi;
3. Halep vilâyetinin kuzey kısmı hariç olmak üzere doğu, güney ve güney-batısında bulunan bütün köy ve kasabalarla, Suriye vilâyetinin Havran ve Kerek sancakları dahil olmak üzere demiryolu güzergâhlarından 25 km. dışarıda bulunan kasaba ve köyler(*). |
| YER DEĞİŞTİRMEYE TABİ TUTULAN ERMENİ NÜFUSU
|
Yer değiştirme uygulaması sırasında çeşitli yollardan göç ettirilen Ermenilerin ayrıldıkları ve vardıkları yerlerdeki sayıları devamlı şekilde kontrol edilmiştir. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihine kadar Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden yeni yerleşim bölgelerine taşınan ve yerlerinde bırakılan Ermeni nüfusun ne kadar olduğu, Osmanlı Arşivi'nin ilgili tasniflerindeki belgelerden şu şekilde derlenmiştir(1):
| Bölge
| Sevk Edilen
| Kalan
|
| Adana(2)
| 14.000
| 15-16.000
|
| Ankara (Merkez)(3)
| 21.236
| 733
|
| Aydın(4)
| 250
| -
|
| Birecik(5)
| 1.200
| -
|
| Diyarbakır(6)
| 20.000
| -
|
| Dörtyol(7)
| 9.000
| -
|
| Erzurum(8)
| 5.500
| -
|
| Eskişehir(9)
| 7.000
| -
|
| Giresun(10)
| 328
| -
|
| Görele
| 250
| -
|
| Halep(11)
| 26.064
| -
|
| Haymana(12)
| 60
| -
|
| İzmir(13)
| 256
| -
|
| İzmit(14)
| 58.000
| -
|
| Kal’acık(15)
| 257
| -
|
| Karahisarı sahib(16)
| 5.769
| 2.222
|
| Kayseri(17)
| 45.036
| 4.911
|
| Keskin
| 1.169
| -
|
| Kırşehir(18)
| 747
| -
|
| Konya(19)
| 1.900
| -
|
| Kütahya(20)
| 1.400
| -
|
| Mamuretülaziz(21)
| 51.000
| 4.000
|
| Maraş(22)
| -
| 8.845
|
| Nallıhan
| 479
| -
|
| Ordu
| 36
| -
|
| Perşembe
| 390
| -
|
| Sivas(23)
| 136.084
| 6.055
|
| Sungurlu
| 576
| -
|
| Sürmene
| 290
| -
|
| Tirebolu
| 45
| -
|
| Trabzon(24)
| 3.400
| -
|
| Ulubey
| 30
| -
|
| Yozgat(25)
| 10.916
| -
|
| TOPLAM
| 422.758
| 32.766 |
Diğer taraftan Göçmen ve Aşiretleri Yerleştirme Müdürü Şükrü Bey'in 18 Ekim 1915 tarihinde Halep'ten gönderdiği telgrafta, Halep'e sevk edilen Ermenilerin tahminen 100.000 civarında olduğu bildirilmektedir(26).
Bu arada Musul ve Zor çevresine gönderilmek üzere 18 Eylül 1915 tarihi itibariyle Diyarbakır'da 120.000, 28 Eylül 1915 tarihi itibariyle de Cizre'de 136.084 Ermeni nüfusun toplandığı kayıtlardan anlaşılmaktadır(27). Şükrü Bey'in 3 Kasım 1915 tarihinde Nizip'ten çektiği bir şifre telgrafta ise, taşımanın gayet düzenli bir şekilde devam ettiği ifade edilmektedir(28).
Yukarıda verilen listede yer değiştiren nüfus içinde yer alıp da henüz taşınmamış olduğu belirtilen kalan nüfustan Adana'dakiler, daha sonra yeni yerleşim bölgelerine taşınmışlardır(29). Buna göre sevk edilen nüfus toplam 438.758, Halep'tekilerle birlikte iskan sahasına varan nüfus ise 382.148'dir(30).
|
| |
| | ERMENİLERİN VERDİĞİ KAYIPLAR
|
Yer değiştirme uygulaması sırasında yeni yerleşim bölgelerine sevk edilen nüfus toplam 438.758, Halep'tekilerle birlikte iskan sahasına varan nüfus ise 382.148'dir(1). Görüldüğü gibi, ikisi arasında 56.610 kişilik bir fark bulunmaktadır.
Göç ettirilenlerle, yeni yerleşim bölgelerine varanlar arasındaki bu 56.610 kişilik fark, belgelerden elde edilen bilgiye göre, şu şekilde ortaya çıkmıştır: 500 kişi Erzurum-Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa Halep arasındaki Meskene'de; 2.000 kişi Mardin civarında eşkıya ve Arap aşiretlerinin saldırısı sonucu katledilmiş, ayrıca bir o kadar, yani yaklaşık 5.000 ve belki de biraz daha fazla kişi de Dersim bölgesinden geçen kafilelere yapılan saldırılar sonucu öldürülmüştür(2).
Bu bilgiler ışığında toplam 9-10 bin kişinin yer değiştirme uygulaması sırasında katledildiği tespit edilmektedir. Ayrıca yollarda açlıktan da ölümler olduğu belgelerden anlaşılmaktadır(3). Bunun dışında tifo, dizanteri gibi hastalıklar ve iklim koşulları sebebiyle de yaklaşık 25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki(4), bu şekilde 40 bine yakın kişi yollarda kaybedilmiştir.
Kalan 10-16 bin kişinin bir kısmı, yola çıkarılmış olmakla birlikte, henüz iskan bölgesine varmadan yer değiştirmenin durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde alıkonulmuştur. Mesela 26 Nisan 1916'da Konya iline, ilde henüz yollarda olan Ermenilerin sevk edilmeyerek il dahilinde iskan edilmeleri için yazı gönderilmiştir(5). Öte yandan yer değiştirme kapsamında bulunan Ermenilerden bir bölümünün Rusya'ya, Batı ülkelerine ve Amerika'ya kaçırıldıkları da tahmin edilmektedir.
Nitekim belgelerde, Osmanlı ordusunda silah altında bulunan Ermenilerden 50.000'inin Rus ordusuna katıldığı, yine Türklerle savaşmak üzere 50.000 Ermeni'nin de Amerikan ordusunda üç-dört yıldır eğitim gördüğü gibi kayıtlar yer almaktadır. Gerçekten de, Amerika'da yaşayan bir Ermeni'nin Elazığ'da dava vekili olan Murad Muradyan'a yazdığı mektupta bu türden bilgiler bulunmaktadır(6).
Mektupta, bir kısım Ermeni'nin Rusya'ya ve Amerika'ya kaçırıldıkları ve Amerika'da eğitilen 50.000 askerin Kafkasya'ya hareket etmekte olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bütün bu belgelerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı tebaası pek çok Ermeni, harpten önce ve harp içinde Amerika ve Rusya başta olmak üzere çeşitli ülkeler dağılmışlardır. Mesela ticaret maksadıyla Amerika'da bulunan Artin Hotomyan adlı bir Ermeni'nin 19 Ocak 1915'te Emniyet Genel Müdürlüğü'ne gönderdiği bir mektupta çeşitli yollarla binlerce Ermeni'nin Amerika'ya kaçırıldığı ve bunların aç ve perişan bir halde yaşadıkları ifade edilmektedir(7).
Bu bilgiler, Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni iskan merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tuttuğunu göstermekte ve dolayısıyla sevk ve iskan sırasında herhangi bir katliam olayının olmadığını ortaya koymaktadır.
ERMENİ KAFİLELERİNE YAPILAN SALDIRILAR VE BUNA KARŞI DEVLETİN ALDIĞI TEDBİRLER
|
Ermenilerin yeni yerleşim bölgelerine nakledilmeleri sırasında bazı kafilelere, özellikle Halep-Zor arasında Arap aşiretleri tarafından yapılan saldırılarda bazı Ermeniler ölmüştür. 8 Ocak 1916 tarihli bir şifre telgraftan anlaşıldığına göre, yapılan araştırma sonucunda Haleb'e bir saat uzaklıktan Meskene'ye kadar olan yollarda aşiretlerin gasp için yaptığı saldırılar sonucu pek çok Ermeni'nin öldürüldüğü(1), Diyarbakır'dan Zor'a ve Saruç'tan Menbiç yoluyla Haleb'e nakledilen Ermenilerden 2.000 kadarının yine Arap aşiretleri tarafından soyuldukları anlaşılmıştır(2).
Diyarbakır bölgesinde Ermeni-gayrımüslim ayırt edilmeksizin, çeteler ve eşkıya tarafından 2.000'e yakın kişinin öldürüldüğü bildirilmiş, bunun üzerine, bu gibi olayların derhal önlenmesini ve kafilelerin geçecekleri yol üzerinde huzurun kesin olarak sağlanmasını, aksi halde eşkıya ve çetelerin hareketlerinden o vilâyetin sorumlu tutulacağı sert bir dille bildirilmiştir(3).
Erzurum-Erzincan arasında 500 kişilik başka bir kafilenin de Kürtlerin saldırısı sonucu öldüğü haberi alınmış, bunun üzerine Diyarbakır, Elazığ (Mamuretülaziz) ve Bitlis vilâyetlerine gönderilen 14 Haziran 1915 tarihli bir şifre telgrafla, göç sırasında yol üzerinde bulunan aşiretler ve köylülerin saldırılarına karşı her türlü yöntemin kullanılması, katle ve gasba yeltenenlerin şiddetle cezalandırılması emredilmiştir(4).
Osmanlı hükümeti, bir yandan düşmanla savaşırken bir yandan da kafilelerin gıda ihtiyaçları ve güvenliklerini sağlamak için olağanüstü gayret göstermiştir. Yerleri değiştirilen Ermenilerin eşkıya tarafından öldürülmeleri veya soyulmaları karşısında her zamanki hassasiyet gösterilmiş ve göçün emniyet içinde yapılması sağlanmaya çalışılmıştır. Göç yolu üzerindeki illerin yöneticilerine yazılan emirlerle Ermeni kafilelerine saldıranların cezalandırılmaları sağlanmıştır.
Bu konuda alınan önlemleri takip eden Hükümet, 5 Eylül 1915 tarihinde Erzurum, Adana, Ankara, Halep, (Bursa) Hüdâvendigâr, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Konya, Elazığ vilâyetleriyle, Urfa, İzmit, Zor, Karesi, Kayseri, Kütahya, Maraş, Karahisar mutasarrıflıklarına çektiği şifre telgrafta, Ermeni kafilelerine zarar verenlerden kaç kişinin cezalandırıldığını sormuştur(5).
Öte yandan, Ermeni kafilelerinin göç ettirilmesi sırasında ihmali veya yolsuzluğu görülen görevlileri belirlemek üzere İnceleme Komisyonları kurulmuştur. Sorgu Mahkemesi Birinci Başkanı Âsım Bey'in başkanlığında Ankara İli Mülkiye Müfettişi Muhtar Bey ile İzmir Jandarma Bölge Müfettişi Kaymakam Muhhiddin Bey'den oluşan bir komisyon, Adana, Halep, Suriye, Urfa, Zor ve Maraş bölgelerine(6); Temyiz Mahkemesi Başkanı Hulusi Bey'in başkanlığında Danıştay üyelerinden İsmail Hakkı Bey'in de katıldığı komisyon Bursa, Ankara, İzmit, Balıkesir (Karasi), Kütahya, Eskişehir, Kayseri, Karahisar-ı Sahip ve Niğde bölgelerine gönderilmişlerdir(7).
Bitlis eski Valisi Mazhar Bey başkanlığında İstanbul Başsavcısı Nihad ile Jandarma binbaşılarından Ali Naki Beylerden oluşan üçüncü bir komisyon ise, Sivas, Trabzon, Erzurum, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis ve Canik bölgelerinde görevlendirilmişlerdir. Bu komisyonun başkanı olan ve Sivas'ta bulunan Mazhar Bey'e 3 Ekim 1915'de "gizli" kaydıyla çekilen bir şifre telgrafta, komisyonların vardıkları yerlerde gerekli incelemeleri yaptıktan sonra, sonuçlarını devamlı olarak merkeze rapor etmeleri istenmiştir(8).
Komisyonlara verilen emirlere göre; jandarma, polis, memur ve âmirleri, haklarında yapılacak inceleme sonucuna göre Divan-ı Harp'e sevk edileceklerdir. Divan-ı Harp'e sevk edilenlerin bir listesi de İçişleri Bakanlığı'na verilecektir. Vali ve mutasarrıflar hakkında yapılacak incelemelerin sonuçları önce İçişleri Bakanlığı'na bildirilecek ve verilecek emre göre işlemleri yürütülecekti. Divan-ı Harp başkanları veya üyeleriyle askeri memurlardan da suiistimali görülenler bulunursa, bağlı oldukları ordu komutanlıklarına bildirilecekti.
İnceleme Komisyonlarının verdikleri raporlar ışığında, görevini kötüye kullanan (kafilelerden para ve eşya çalmak, gerekli şekilde koruma görevi yapmadığı için kafilelerin tecavüze uğramalarına yol açmak, sevk emrine aykırı hareket etmek gibi) pek çok görevli, işten el çektirildiler. Bir kısmı Divan-ı Harpler'de yargılanarak ağır cezalara çarptırıldılar(9).
YER DEĞİŞTİRMEYE TABİ TUTULMAYAN ERMENİLER
|
Yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Başlangıçta bazı bölgelerde (Urfa'da Germiş ve Birecik, Erzurum, Aydın, Trabzon, Edirne, Canik, Çanakkale, Adapazarı, Halep, Bolu, Kastamonu, Tekirdağ, Konya ve Karahisar-ı sahip) yaşayan Ermenilerin bir bölümü göç dışında bırakılmışlardır(1). Fakat, daha sonra bunların da çeşitli şiddet olaylarına karıştıkları görülünce büyük bir kısmı göç ettirilmişlerdir(2). Hasta ve âmâlar yer değiştirmeye tabi tutulmadıkları gibi, Katolik ve Protestan mezhebinden olanlar, asker ve aileleriyle, memurlar, tüccarlar, bazı amele ve ustalar da göç ettirilmemişlerdir. Nitekim illere gönderilen telgraflarda, hasta, âmâ, sakat ve yaşlıların sevk edilmemeleri ve şehir merkezlerine yerleştirilmeleri istenmiştir(3).
2 Ağustos 1915 ve 15 Ağustos 1915 tarihinde ilgili illere gönderilen telgraflarla Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin göç ettirilmemesi ve bulundukları şehirlere yerleştirilerek nüfus sayılarının bildirilmesi emredilmiştir(4). Bu gibiler, il içinde şehirlere yerleştirilmişlerdir(5). Yanlışlıkla göç ettirilenler ise, araştırılarak o sırada bulundukları şehirlere yerleştirilmişlerdir(6). Fakat, göç dışı tutulanlardan, zararlı eylemleri görülenler; ister Katolik, ister Protestan olsun yeni yerleşim bölgelerine sevk edilmişlerdir(7).
15 Ağustos 1915'de illere gönderilen şifre telgrafla, Osmanlı ordusunda subay ve sağlık sınıflarında hizmet gören Ermeniler ve aileleri bulundukları yerlerde bırakılarak göç ettirilmemişlerdir(8). Bunun yanı sıra, merkezdeki ve taşradaki Osmanlı Bankası şubelerinde, reji idaresinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler de hükümete bağlı kaldıkları ve iyi halleri görüldükleri sürece tehcire tabi tutulmamışlardır(9).
Ayrıca, yetim çocuklar ve dul kadınlar da göç ettirilmeyerek, yetimhanelerde ve köylerde koruma altına alınmışlar ve kendilerine maddi yardımda bulunulmuştur(10). Yer değiştirme sırasında yetim kalan çocuklar da Sivas'a gönderilerek oradaki yetimhanelere yerleştirilmişlerdir(11). Korunmaya muhtaç Ermeni aileler hakkında 30 Nisan 1916'da genel bir emir yayınlanmıştır.
Bununla, erkekleri göç ettirilen veya askerde bulunan kimsesiz ve velisiz aileler, Ermeni ve yabancı bulunmayan köy ve kasabalara yerleştirilmiş, gıda ihtiyaçları Göçmen Ödeneği'nden verilmiştir. 12 yaşına kadar olan çocuklar, bölgelerindeki yetimhanelerin yeterli olmadığı yerlerde, zengin müslüman ailelerin yanına verilerek yetişmeleri ve eğitimleri sağlanmıştır. Hali vakti yerinde olmayan müslüman ailelerine Göçmen Ödeneği'nden çocukların gıda masrafı olarak 30 kuruş ödenmiştir. Genç ve dul kadınların kendi rızalarıyla, müslüman erkeklerle evlenmelerine izin verilmiştir(12).
YERLERİ DEĞİŞTİRİLEN ERMENİLERİN İHTİYAÇLARININ KARŞILANMASI VE YAPILAN HARCAMALAR
|
Hükümet, Ermeni tehcirine başlamadan önce bütün vilâyetlere yazılar yazarak, bölgelerinden geçecek kafilelerin bütün ihtiyaçlarının karşılanması için önlem alınmasını ve yiyecek stoklanmasını istemiştir(1).
Gıda sağlanması için Göçmen ve Aşiret Yerleştirme Müdürlüğü'ne çeşitli emirler verilmiştir(2). İhtiyaçların belirlenmesi ve sağlanması için Göçmen ve Aşiret Yerleştirme Müdürü Şükrü Bey bizzat görevlendirilmiştir(3). Göç ettirilen Ermenilerin taşınması sırasında kafilelerin ihtiyaçlarının karşılanması için Konya'ya 400.000, İzmit sancağına 150.000, Eskişehir sancağına 200.000, Adana vilâyetine 300.000, Halep vilâyetine 300.000, Suriye vilâyetine 100.000, Ankara vilâyetine 300.000(4), Musul vilâyetine de 500.000 kuruş olmak üzere(5) toplam 2.250.000 kuruş tahsis edildiği belgelerden anlaşılmaktadır(6).
Yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise toplam 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır(7).
Ayrıca vilâyetler kendi imkânlarına göre yardımlarda bulundukları gibi, zaman zaman ihtiyaç durumuna göre merkezden yeni para tahsisleri de yapılmıştır(8). Bu arada Amerika'dan Ermeni göçmenlere verilmek üzere gönderilen bir miktar para da Amerikan misyonerleri ve konsolosları tarafından Hükümetin bilgisi dahilinde Ermenilere dağıtılmıştır(9). Bunun dışında Amerika'da yaşayan bazı Ermenilerin, aralarında topladıkları paraları gizli yollardan göçe tabi tutulan Ermenilere gönderdikleri anlaşılmıştır(10).
Osmanlı Hükümeti, yer değiştirme için bu kadar büyük paralar harcarken, bir yandan da göçe tabi tutulan Ermenilerin devlete ve şahıslara olan borçlarını ya ertelemiş ya da tamamen defterden silmiştir. Nitekim, Talat Paşa'nın 1 Haziran 1915'te Maraş Mutasarrıflığına gönderdiği bir şifre telgrafta Ermenilerin borçlarının alınmaması istenmiş(11), bütün vilâyetlere 4 Ağustos 1915'te gönderilen bir başka emirde ise, yerleri değiştirilen Ermenilerin vergi borçları ertelenmiştir(12).
Diğer taraftan göç halindeki kafilelere hastalık durumlarında tedavi edilmeleri için sağlık görevlileri atanmıştır(13). Ayrıca, yer değiştirmeye tabi tutulanlar arasında bulunan suçlu zanlıları hakkındaki takibat da ertelenmiştir(14).
YER DEĞİŞTİRMEYE TABİ TUTULAN ERMENİLERİN MALLARI
|
10 Haziran 1915 tarihinde yayınlanan bir emir yazısı ile yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin malları koruma altına alınmıştır. Emir yazısına göre, bozulabilir mallarla hayvanlar veya işletilmesi zorunlu olan imalâthanelerin kurulan komisyonlar tarafından açık arttırma ile satılması ve paralarının sahiplerine yollanması karara bağlanmıştır.
Osmanlı hükümetinin bu emrin uygulanması sırasında büyük titizlik gösterdiği anlaşılmaktadır. Herhangi bir suistimale meydan vermemek için büyük bir dikkat göstermiştir. Terkedilmiş Mallar Komisyonları eliyle, değerleri üzerinden sahipleri adına müzayede yoluyla satılan malların paraları kendilerine ödenmiştir(1).
Bu satışlar sırasında bir takım dedikoduların çıkması üzerine hükümet, 3 Ağustos 1915'te mutasarrıflıklara, illere ve Terkedilmiş Mallar Komisyonlarına şifre telgraf göndererek, adı geçen malların devlet memurlarınca satın alınmasını, çeşitli suistimallere meydan vereceği gerekçesiyle yasaklamıştır(2). Ancak daha sonra bu karar, bazı illere gerçek değeri üzerinden ve peşin para ödenmesi şartıyla kaldırılmıştır(3).
Hükümet her türlü yolsuzluğu önleyecek önlemleri almaktan geri durmamıştır. Nitekim 11 Ağustos 1915'te Sivas Terkedilmiş Mallar Komisyonu Başkanlığına gönderilen bir şifre telgrafta, vurgunculuk ve kötüye kullanmaları engelleyecek önlemlerin alınması istenmiştir(4). Yine aynı tarihte bütün illere gönderilen bir emir ile de bu konuda alınacak önlemler ve uygulamalar maddeler halinde belirtilmiştir(5).
Bu emre göre;
"Boşaltılan bölgelere hiçbir şüpheli şahıs sokulmayacağı; eğer bazı şahıslar ucuza mal satın almışlarsa, satışların geçersiz sayılacağı ve gerçek değeri belirlenerek, yasal olmayan bir çıkar sağlanmasına meydan verilmeyeceği; yerleri değiştirilen Ermenilerin istedikleri eşyayı yanlarında götürmelerine izin verileceği; götüremeyecekleri eşyadan, durmakla bozulacak olanların zorunlu olarak satılacağı, fakat bozulmayacak durumdaki eşyaların sahipleri adına korunacağı; taşınmaz malların kiralanma, başkasına devredilme ve rehin gibi işlemlerinin sahipleriyle olan ilgilerinin bozulmamasına dikkat edileceği ve göçün başladığı tarihten itibaren bu hükümlere aykırı olarak yapılan uygulamalar varsa geçersiz sayılacağı; bu mallar hakkında anlaşmazlık durumlarına meydan verilmeyeceği; göçe tâbi tutulan Ermenilerin, mallarını yabancılar dışında istediği kimseye satmalarına izin verileceği" kayıt altına alınmıştır(6).
Emir yazılarındaki bu hükümler büyük bir titizlikle uygulandığı gibi, yerleri değiştirilen Ermenilerden kalan sanat ve ticaret müesseselerinin de iskân şirketleri kurularak, değerleri üzerinden bu şirketlere devredilmesi sağlanmıştır(7). Satılan malların bedelleri Terkedilmiş Mallar Komisyonları tarafından sahiplerine gönderilmiştir(8).
YERLERİ DEĞİŞTİRİLEN ERMENİLERİN GERİ GETİRİLMESİ
|
Yer değiştirme sırasında gerek iklim şartları, gerekse meydana gelen yığılmalar yüzünden zaman zaman göçün durdurulduğu olmuştur. 25 Kasım 1915'ten itibaren vilâyetlere gönderilen emirlerle, kış mevsimi dolayısıyla göç geçici olarak durdurulmuştur(1). 21 Şubat 1916'da bu emir, Ermeni yer değiştirmesine son verilmesi şeklinde bütün vilâyetlere ulaştırılmıştır. Ancak, bunun zararlı kimseleri kapsamayacağı, komitalarla ilgisi olanların derhal toplatılarak Zor sancağına gönderilmeleri gerektiği belirtilmiştir(2).
Osmanlı Hükümeti görülen idarî ve askerî gereksinim üzerine 15 Mart 1916 tarihinden itibaren vilâyetlere ve sancaklara gönderdiği genel bir emirle, Ermeni göçünün durdurulduğunu ve bundan böyle hiçbir gerekçeyle yer değiştirme yapılmayacağını bildirilmiştir(3).
Yer değiştirmenin tamamlanmasından sonra, Ermenilerin çoğunlukla Suriye vilâyeti dahilinde yerleştirilmeleri sebebiyle, İstanbul'daki Ermeni Patrikhanesi 10 Ağustos 1916'da kapatılarak Kudüs'e nakledilmiştir. Sis ve Akdamar Katogikoslukları da birleştirilerek Kudüs'e kaldırılmıştır(4). Yeni kurulan patrikhanenin başına da Sis Katogikos'u Sahak Efendi getirilmiştir(5).
I. Dünya Savaşı'nın sona ermesinin ardından Osmanlı Hükümeti yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerden isteyenlerin tekrar eski yerlerine iade edilmeleri için bir kararname çıkarmıştır. 4 Ocak 1919'da İçişleri Bakanı Mustafa Paşa'nın Başbakanlığa gönderdiği yazıda, Ermenilerden dönmek isteyenlerin eski yerlerine nakledilmeleri konusunda ilgili yerlere emir verildiği ve gereken önlemlerin alındığı belirtilmektedir(6). Hükümetin hazırladığı 31 Aralık 1918 tarihli dönüş kararnamesi şöyledir:
- Sadece geri dönmek arzusunda bulunanlar göç ettirilecek, bunun dışında kimseye dokunulmayacak.
- Yerlerine iade edileceklerin, yollarda perişan olmamaları ve dönüş mahallerinde konut ve geçim sıkıntısı çekmelerinin önlenmesi için gerekli önlemler alınacak; gidecekleri bölgelerin idarecileriyle irtibat kurulup bu konudaki önlemler sağlandıktan sonra göç ve geri dönüş işlemlerine başlanacaktır.
- Bu şartlar dahilinde dönecek olanlara ev ve arazileri teslim edilecektir.
- Yerlerine daha önce göçmen yerleştirilmiş olanların evleri tahliye edilecek.
- Açıkta kimse kalmaması için geçici olarak birkaç aile bir arada yerleştirilebilecek.
- Kilise ve okul gibi binalar ile gelir getiren yerler, ait olduğu cemaate geri verilecek.
- Yetim çocuklar, istenildiği takdirde kimlikleri dikkatlice belirlenerek velilerine veya cemaatlerine iade olunacak
- Din değiştirmiş olanlar arzu ederlerse eski dinlerine dönebilecekler.
- Din değiştirmiş olan Ermeni kadınlardan, bir müslümanla evli bulunanlar eski dinlerine dönme konusunda serbest bırakılacaklar. Eski dinlerine döndükleri takdirde kocasıyla aralarındaki nikâh bağı kendiliğinden bozulmuş olacaktır. Eski dinine dönmek istemeyen ve kocasından ayrılmaya razı olmayanlara ait sorunlar ise mahkemelerce halledilecektir.
- Ermeni mallarından, henüz kimsenin kullanımında bulunmayanlar, kendilerine teslim edilecek; hazineye devredilenlerin iadesi de, mal memurlarının onayı ile karara bağlanacak. Bu konuda ayrıca açıklayıcı tutanaklar hazırlanacak.
- Göçmenlere satılan mülklerin sahipleri döndükçe, peyderpey bunlara teslim edilecek. Bu konuda 4. madde aynen uygulanacak.
- Göçmenler, ellerinde bulunan ve eski sahiplerine iade edilecek olan ev ve dükkânlarda tamirat ve ilâveler yapmışlarsa ve arazi ve zeytinliklerde ekim yapmışlarsa, her iki tarafın da hukuku gözetilecek.
- Ermenilerden muhtaç olanların dönüşlerinde göç ve geçim masrafları, Harbiye Ödeneği'nden karşılanacak.
- Şimdiye kadar ne miktar sevkiyat yapıldığı ve bundan sonra her ayın on beşinci ve son günlerinde nerelere ne kadar sevkiyat olduğu bildirilecek.
- Osmanlı sınırları dışına çıkıp da geri dönmek isteyen Ermeniler, yeni bir emre kadar kabul edilmeyecek.
Yukarıda açıklanan kararnamedeki hükümler, Ermenilerin yanı sıra Rum göçmenler için de geçerliydi.
| |
|
|
| | YER DEĞİŞTİRME UYGULAMASININ YURTDIŞINDAKİ YANKILARI
|
Yer değiştirmenin yapıldığı bölgelerde bulunan yabancı gözlemciler, savaş içinde olmasına rağmen Osmanlı Hükümeti'nin bu işi büyük bir titizlikle ve iyi bir şekilde yürüttüğünü yazdıkları halde, Batı basını olayları saptırarak vermeyi tercih etmiştir. Nitekim Amerika'nın Mersin'deki konsolosu Edward Natan, yer değiştirmenin son derece düzen içinde yapıldığını raporunda belirttiği halde(1), İstanbul'daki büyükelçi Morgantau olayları tamamen ters şekilde ülkesine bildirmiş ve Amerikan basını da bunları Türkler aleyhine kullanmıştır.
Gazetelerde çıkan iddialara göre Morgantau, Osmanlı Hükümeti'ne rüşvetler vererek bazı Ermenileri satın alarak Amerika'ya göndermiş; ayrıca İstanbul'daki İngiliz, Rus ve Fransız vatandaşlarını da kurtarmıştır. Gazetelerde çıkan bütün bu yalan ve yanlış bilgileri, Amerika'da bulunan bir Türk vatandaşı 14 Eylül 1915 tarihinde Osmanlı Hükümeti'ne rapor etmiştir(2).
Bununla beraber Ermenilerin katledildikleri iddiasının Avrupa'da yayılmasında Morgenthau'ın yanı sıra(3) büyük çapta bilgileri yine Morgenthau'dan alan Lord James Bryce(4) ve Alman Protestan papazı Johannes Lepsius'tur(5). Ayrıca Wellington House üyesi Arnold Toynbee de(6), Morgenthau'nun sağladığı bilgilerden en çok yararlananlardan biri olmuştu. Amerika'da 1907-1913 yılları arasında İngiliz büyük elçiliği yapan İskoç asıllı James Bryce'in kaleme aldığı kitap, İngiliz Dışişleri Bakanlığı Savaş Propaganda Bürosu'nun yönlendirmesiyle Türkiye aleyhine yürütülecek propagandada kullanılmak üzere Arnold Toynbee tarafından yayınlanmıştır(7).
Bu şahısların eserleri, bundan sonraki Ermeni soykırım iddialarıyla kaleme alınan eserlere de kaynak teşkil etmiştir. Özellikle Morgenthau'nun raporlarının, kendisinin yanında katip olarak bulunan Agop S. Andonian ile hukuk danışmanı ve tercümanı olan Arshag K. Schmavonian adındaki Türk Ermenileri tarafından kaleme alındığı biliniyor(8). Keza kitabını yazanlar da yince Arshag K. Schmavonian ile bilhassa gazeteci Burton J. Hendrick ve Amerika Dışişleri Bakanı Robert Lansing'di. Morgenthau'nun raporlarıyla uyuşmayan bu eserin yazılma sebebi Heath W. Lowry tarafından kaleme alınan "Büyükelçi Morgenthau'nun Öyküsü'nün Perde Arkası" adlı kitapta açık ve geniş bir biçimde anlatılmaktadır. Burada temel hedefin "Amerikan halkını, savaşın zaferle sonuçlanması gereğine inandırmak amacı" olduğu vurgulanmıştır(9).
İran'da bulunan İngiliz konsoloslarının raporları çerçevesinde 1.000.000 Ermeni'nin öldürüldüğü gibi iddialar, İngiliz Parlamentosu'nda tartışılmış ve Türk Hükümeti'nin protesto edilmesi kararı alınmıştır. Ayrıca, İngiltere'de Ermeni olayları hakkında yayınlanan "Mavi Kitap"ta Osmanlı ülkesinde bulunduğu iddia edilen 1.800.000 Ermeni'den üçte birinin katledildiğine dair haberler çıkmıştır(10).
Bu kötü niyetli yayınlara karşılık, sayıları az da olsa bazı tarafsız Batılı basın-yayın organları da olayların kasten saptırıldığını yazmışlardır. Nitekim Stokholm'de yayınlanan bir gazetede "Ermeniler'in sakin oldukları Vilâyat-ı Osmaniyye'de kıtal" başlığı ile çıkan makalede, bu gibi iddiaların gülünçlüğü ve böyle asılsız haberlerin çıkarılışının sebepleri açıklanmıştır(11).
Osmanlı Hükümeti, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı imzasıyla 4 Ocak 1917 tarihinde İngiliz iddialarını tekzîb etmiştir(12). Tekzîb yazısında, Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeni nüfusunun hiçbir zaman bir milyona bile ulaşmadığı, bu miktarın savaştan önceki göçler dolayısıyla daha da azaldığı ifade edilerek iddialar yalanlanmıştır. Aynı vesikada, Times gazetesinde çıkan bir haberde, Ermenilerin katledilmesinden Almanların da sorumlu tutulduğu hatırlatılmıştır.
ERMENİ İDDİALARI HAKKINDA YABANCILARIN YAPTIĞI İNCELEMELER VE ULAŞILAN SONUÇLAR
|
Birinci Dünya Savaşının hemen sonrasında, itilaf devletleri ordularının İstanbul ve diğer bölgeleri işgal etmelerinin ardından, yüzlerce siyasi ve askeri lider ile Osmanlı aydını "savaş suçlusu" oldukları iddiası ile İngilizler tarafından Malta Adası'na gönderilerek hapsedilmiştir. Malta'da tutuklu bulunan kişiler hakkında suç kanıtlarının bulunabilmesi için Osmanlı arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmıştır.
Araştırmalar sonucunda, ne zamanın İstanbul Hükümeti, ne de Malta'daki tutuklular hakkındaki suçlamaları ispat edebilecek nitelikte hiçbir kanıt mahkemeye sunulmamıştır. İngiliz Hükümeti çaresizlik içinde kendi arşivlerinde ve ABD Hükümetinin Washington'daki arşivlerindeki raporlar üzerinde de araştırmalar yapmış, ancak yine hiçbir sonuca ulaşamamıştır.
Nitekim, ABD arşiv raporları arasında bulunan ve Washington'daki İngiliz Büyükelçisi R.C Craıgıe tarafından Lord Curzon'a 13 Temmuz 1921'de çekilen mesajda şöyle demektedir:
"Malta'da tutuklu bulunan Türkler aleyhine delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey olmadığını bildirmekten üzüntü duyuyorum... Yeterli delil oluşturabilecek hiçbir sorun vakit mevcut değildir. Söz konusu raporlar, hiçbir şiddetle, Türkler hakkında Majesteleri Hükümeti'nin halen elinde bulunan bilgilerin takviyesinde yararlı olabilecek delilleri bile ihtiva eder görünmemektedir(1)."
29 Temmuz 1921'de Kralın Londra'daki Hukuk Danışmanları; İngiliz Dışişleri listesindeki kişilere karşı yöneltilen suçlamaların yarı siyasi bir mahiyet taşıdığına ve bu nedenle haklarında savaş suçlusu olarak tutuklanan Türklerden ayrı işlem yapılması gerektiğine karar vermişlerdir.
Ayrıca, "Şimdiye kadar hiçbir şahitten, tutuklular hakkında yapılan suçlamaların doğru olduğunu kanıtlayan bir ifade alınmış değildir. Esasen, herhangi bir şahit bulunup bulunamayacağı da belli değildir; zira Ermenistan gibi uzak ve ulaşılması zor bir ülkede ve özellikle bu kadar uzun bir zaman geçtikten sonra şahit bulunmasının ne ölçüde zor olduğunu belirtmek dahi gereksizdir"(2) ifadeleri de Kralın İngiliz Hükümeti'nin Londra'daki Hukuk Danışmanlarına aittir.
Sonuç olarak; Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmaksızın 1922'de serbest bırakılmışlardır.
Bu zaman süresince İngiliz basınında Osmanlı Hükümetini sözde soykırım ile suçlayan ve bu konuyu ispatlamaya yeltenen bazı belgeler yayınlanmıştır. Söz konusu belgelerin General Allenby komutasındaki İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından Suriye'deki Osmanlı Devlet Dairelerinde ortaya çıkarıldığı iddia edilmiştir. Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından sonradan yapılan soruşturmalar, İngiliz basınına verilen bu belgelerin İngiliz ordusu tarafından ele geçirilen belgeler olmayıp, Paris'teki Milliyetçi Ermeni Delegasyonu tarafından müttefik delegasyonlara yazılan uydurma belgeler olduğu anlaşılmıştır.
TALAT PAŞA'YA ATFEDİLEN TELGRAFI
|
Yer değiştirme uygulaması hakkındaki Ermeni iddialarının en önemlilerinden biri de Talat Paşa'ya atfedilen ve Ermenilerin katledilmesini emrettiği iddia edilen telgraflardır. Oysa, yer değiştirme kararı ve uygulaması sırasında; Ermeniler hakkında alınan tedbirlerin onları yok etme amacını taşımadığı Talat Paşa tarafından her fırsatta dile getirilmiştir.
Nitekim 29 Ağustos 1915 tarihinde Hüdavendigâr, Ankara, Konya, İzmit, Adana, Maraş, Urfa, Halep, Zor, Sivas, Kütahya, Karesi, Niğde, Mamuretülaziz, Diyarbekir, Karahisar-ı Sahib, Erzurum ve Kayseri vali ve mutasarrıflarına (Mutasarrıf: Osmanlı yönetim yapısında bir sancağın en büyük idare amiri) gönderilen bir şifre telgrafta yer değiştirme uygulamasının gayesi şu şekilde açıklanmaktadır(1):
"Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılarak belirlenen bölgelere sevklerinden hükümetçe takip edilen gaye, bu unsurun hükümet aleyhine faaliyetlerde bulunmalarını ve bir Ermenistan Hükümeti kurmaları hakkındaki millî emellerini takip edemeyecek bir hale getirilmelerini sağlamak içindir. Bu kimselerin yok edilmesi söz konusu olmadığı gibi, sevkiyat esnasında kafilelerin güvenliği sağlanmalı ve Göçmen Ödeneği'nden harcama yapılarak yeme-içmelerine ilişkin her türlü önlem alınmalıdır.
Yerlerinden çıkarılıp, sevkedilmekte olanlardan başka, yerlerinde kalan Ermeniler bundan sonra yerlerinden çıkarılmamalıdır. Daha önce de bildirildiği gibi asker aileleriyle ihtiyaç nispetinde sanatkâr, Protestan ve Katolik Ermenilerin sevk edilmemesi hükümetçe kesin olarak kararlaştırılmıştır.
Ermeni kafilelerine saldırıda bulunanlara veya bu gibi saldırılara önayak olan jandarma ve memurlar hakkında şiddetli kanunî önlem alınmalı ve bu gibiler derhal görevlerinden el çektirilerek Divan-ı Harp'lere teslim edilmelidir. Bu gibi olayların tekrarından vilâyet ve sancaklar sorumlu tutulacaklardır".
27 Mayıs 1915'te Ankara'ya gönderilen gizli şifrede; "Ermeniler hakkında hükümetçe alınan önlemler, sırf memleketin huzur ve düzenini sağlamak ve korumak mecburiyetine dayanmaktadır. Ermeni unsuruna karşı Hükümetin yok etmeye yönelik bir siyaset izlemediğinin göstergesi, şimdilik tarafsız bir durumda kaldıkları görülen Katolik ve Protestanlara dokunmamış olmasıdır." denilmektedir(2).
Öte yandan Ermenilerden zararlı kimselerle komite başkanlarının sürülmeleri konusunda Hükümetin yayınladığı bildirinin, bazı yerlerde yanlış anlaşıldığı görülmektedir. Buna bağlı olarak pek çok yerde, yakalanan Ermeni çeteler, faaliyetlerini daha rahat sürdürebilecekleri yerlere sevk edilmiştir. Bunun üzerine Talat Paşa 1 Haziran 1915'de bütün vilâyetlere bir genelge daha yayınlayarak bu gibi Ermenilerin bulundukları yerlerden alınarak karışıklık çıkaramayacakları yerlere yerleştirilmelerini ve sürgün işleminin sadece bozguncu ve isyancı Ermenilere uygulanmasını bildirmiştir(3).
Ayrıca, Mamuretülaziz vilâyetine gönderilen 13 Haziran 1915 tarihli şifrede de, Divân-ı Harp'e verilmiş Ermenilerden başka, göçe tabi tutulması gereken Ermenilerin bu konudaki özel bildiriye uygun olarak vilâyetin uygun yerlerinde bulundurulması ve bunların Musul'a gönderilmelerine şimdilik gerek olmadığı bildirilmiştir(4).
14 Haziran 1915'de Erzurum, Diyarbekir, Mamuretülaziz ve Bitlis vilâyetlerine gönderilen şifrede ise, yerleri değiştirilen Ermenilerin yollarda hayatlarının korunması gerektiği belirtildikten sonra; göç sırasında firara yeltenenler ve korunmalarından sorumlu olanlara karşı saldırıda bulunanların yola getirilmesinin doğal olduğu; ancak, buna hiçbir şekilde halkın karıştırılmaması ve Ermenilerle müslümanlar arasında öldürmeye yol açacak ve aynı zamanda dışarıya karşı da pek çirkin görünecek olayların çıkmasına kesinlikle fırsat verilmemesi istenmiştir.
Sözde Ermeni soykırımı iddiacılarının sözünü ettikleri telgrafa gelince(5):
Aram Andonian adlı bir Ermeni, 1920 yılında Londra'da yayınladığı "Naim Bey'in anıları / Ermenilerin Tehcir ve Katliamına İlişkin Resmi Türk Belgeleri" isimli kitabında konuya temas etmiştir. Söz konusu kitap daha sonra Paris'te "Ermeni Katliamına İlişkin Resmi Belgeler" ve Boston'da ise "Büyük Suç, Son Ermeni Katliamı ve Talat Paşa, İmzalı Orijinalleriyle Resmi Telgraflar" adı ile yayınlanmıştır.
Kitapta yer alan ve Talat Paşa'ya atfedilen telgraflar; bir soykırım suçlusu yaratmak amacıyla üretilmiş sahte belgelerdir. Şinasi Orel ve Süreyya Yuca tarafından bu belgeler üzerinde yapılan inceleme sonucunda;
"belgelerin alındığı söylenen Naim Bey isimli şahsın Halep İskan Dairesi'nde hiçbir zaman çalışmadığı, belgelerin otantik ve kullanılan kağıtların Osmanlı Devletinin yazışmalarda kullandığı kağıt türünde olmadıkları, orijinal nüshalarının Başbakanlık Arşivindeki İçişleri Bakanlığı belgeleri arasında bulunmadığı, sahte belgelerde yer alan kayıt numaralarında çıkış adresi olarak gösterilen daire kayıtlarında bu evraklara rastlanmadığı, Hicri ve Miladi tarihlerde hata yapıldığı, imzaların gerçekleriyle uyuşmadığı, Osmanlıca yazım kurallarında rastlanılmayacak hatalara yer verildiği"
gibi çok sayıda somut delillere rastlanılmıştır.
Ayrıca, "kitapta kullanılan belgelerin orijinallerinin Manchester'deki Ermeni Bürosunda olduğu" söylenmesine rağmen, bugüne kadar dünya kamuoyunun bilgisinden ve incelemesinden ısrarla kaçırılması ve "doğruluğunun Osmanlı dönemindeki Halep Ermeni Birliği'nin raporuna dayandırılması" gibi durumlar Ermenilerin sözde soykırım maksatlı iddialarının ne ölçüde gerçek dışı olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
SOYKIRIM İDDİALARINA KARŞI BİLİM ADAMLARININ TAVRI
|
Tarihi, tarih biliminin ölçüleri ve ilkeleri doğrultusunda algılayan bilim adamları, 1925 yılından bugüne kadar konuyla ilgili bilgi ve belgelerin orijinallerine ulaşmış, canlı şahitleri dinlemiş, olay yerlerinde bizzat gözlemde bulunmuş kişilerdir. Bunlar, 1925'ten beri Osmanlı arşivlerinin yabancı araştırmacılara açık olduğunu bilen ve belgelere bizzat ulaşan bilim adamlarıdır. Dolayısıyla kanaatleri hakkındaki yorumu veya karşı görüşü, ancak onlar kadar konuyu derinlemesine bilenler yapabilecektir. Bu nedenle Amerikalı 69 bilim adamının konuyla ilgili olarak Temsilciler Meclisi üyelerine sunduğu bir bildiri son derece önemlidir. Söz konusu bildiride şöyle denilmiştir(1):
"ABD Temsilciler Meclisi Üyelerinin Dikkatine
Türk, Osmanlı araştırmaları ve Ortadoğu üzerine uzmanlaşmış, aşağıda imzaları bulunan Amerikalı akademisyenler, ABD Temsilciler Meclisi'nin 192 sayılı kararında kullanılan dilin birçok açıdan yanıltıcı ve/veya yanlış olduğu görüşündedirler.
'İnsanlıkdışı Davranışları Anma Milli Günü' kavramına tam olarak destek vermemize karşın, söz konusu metinde dikkat çekilen aşağıdaki kısmı kabul edilemez buluyoruz:
... Türkiye'de 1915 ve1923 yılları arasında gerçekleştirilen soykırımın kurbanları olan 1,5 milyon Ermeni kökenli insan..."
Çekincelerimiz 'Türkiye' ve 'soykırım' sözcüklerinin kullanılması konusunda odaklanmakta olup aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
14. yüzyıldan 1922'ye kadar, günümüzde Türkiye olarak, daha doğrusu 'Türkiye Cumhuriyeti' olarak adlandırılan alan, çok dinli, çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun bir parçasıydı. Nasıl Habsburg İmparatorluğunu günümüz Avusturya Cumhuriyeti ile eş saymak yanlışsa, Osmanlı İmparatorluğunu, Türkiye Cumhuriyeti ile bir tutmak da yanlıştır.
Günümüz Türkiye Cumhuriyetinin 1923 yılında kurulmasıyla sonuçlanan Türk Devrimiyle 1922'de tarih sahnesinden silinmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, şu anda Güneydoğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da bulunan ve sadece bir tanesinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu 25'ten fazla devletin topraklarını ve halklarını bünyesinde barındıran bir devletti. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı zamanında gerçekleşen hiçbir olaydan sorumlu tutulamaz. Ancak kararda 'Türkiye' adını kullanarak kararı yazanlar 1915 ve 1923 yılları arasındaki 'soykırım'ın sorumluluğunu Türkiye'ye yüklemek istemişlerdir.
'Soykırım' suçlamasına gelince, bu açıklamayı imzalayanların hiçbiri Ermenilerin çektikleri acıların boyutlarını küçümseme amacını taşımamaktadır. Aynı şekilde söz konusu bölgedeki Müslüman halkın da acılarının farklı şekilde değerlendirilemeyeceği görüşündeyiz. Şu ana kadar ortaya konan kayıtlar, toplumlararası bir iç savasın, (Müslüman ve Hıristiyan gruplar arasındaki) Birinci Dünya Savaşı sırasındaki bulaşıcı hastalıklar, kıtlık ve Anadolu ve çevresindeki alanlardaki katliamlar ve acılar ile daha da karmaşık bir hale geldiğine işaret etmektedir.
Gerçekten de söz konusu yıllar boyunca, bölgede, geçen on yılda Lübnan'da yaşanan trajediden çok farklı olmayan bir sürekli savaş durumu yaşanmıştır Hem Müslüman hem de Hıristiyan nüfus arasındaki kayıplar büyük rakamlardadır. Ancak saldırgan ve masum olanı ayırt edebilmek, çok sayıda Hıristiyan kadar Müslümanın da içinde bulunduğu Doğu Anadolu halkının hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olayların nedenlerini belirleyebilmek için tarihçilerin ulaşmaları gereken daha birçok belge ve bulgular vardır.
Tarihi devlet adamları ve politikacılar yapar, bilim adamları ise yazar. Bu sürecin işlemesi için bilim adamlarına, geçmişteki devlet adamları ve politikacıların yazılı kayıtlarına ulaşabilme şansı verilmelidir Şimdiye kadar, konuyla ilgili olan Sovyetler Birliği, Suriye, Bulgaristan ve Türkiye'nin arşivlerinin büyük kısmı tarihçilere kapalı tutulmuştur. Bu arşivlere ulaşılıncaya kadar Temsilciler Meclisinin 192 sayılı kararı kapsamındaki Osmanlı İmparatorluğunun 1915-1923 yılları arasındaki tarihi tam olarak bilinemez.
Biz ABD Kongresinin bu ve bununla ilgili konularda tarih arşivlerinin tam olarak açılmasını teşvik etmesi ve tarihsel olaylar hakkında, tam aydınlığa kavuşturulmadan ithamlarda bulunmaması gerektiğine inanıyoruz. Temsilciler Meclisinin 192 sayılı kararındaki gibi ithamlar kaçınılmaz olarak Türkiye halkı hakkında adaletsiz yargılara varılmasına ve belki de tarihçilerin bu trajik olayları anlamakta kaydetmeye başladıkları gelişmeye zarar verilmesine yol açacaktır.
Yukarıdaki yorumların da gösterdiği gibi, Osmanlı-Ermenileri'nin tarihi tarihçiler arasında sıkça tartışılan bir konundur ve tarihçilerin bir çoğu da 192 sayılı karardaki ifadelere katılmamaktadır. Kongre bu kararı kabul ederse, tarihsel sorunun hangi yanının doğru olduğuna yasa yolu ile karar vermeye çalışmış olacaktır Tarihsel olarak şüpheli varsayımlara dayalı böylesine bir karar, sadece dürüst tarihsel araştırmaya zarar verir ve Amerikan yasama sürecinin güvenirliliğini sarsar. 19 Mayıs 1985
Prof. Dr. Rıfaat Abou-El-Haj Tarih, California State Üniversitesi Doç. Sarah Moment Atis Türk Dili ve Edebiyatı, Wisconsin Ünivertesi Doç. Darl Barbır Tarih, Siena Yüksekokulu (New York) İlhan BAŞGÖZ Ural-Altay Çalışmaları Bölümü Türk Araştırmaları Programı Direktörü, İndiana Üniversitesi Prof. Daniel G. Hates Antropoloji, New York Şehir Üniversitesi Prof. Ülkü Bates Sanat tarihi, New York Şehir Üniversitesi Prof. Gustav Bayerle Ural-Altay Çalışmaları, Indiana Üniversitesi Prof. Andreas G. E. Bodroglifetti Türk ve İran Dilleri, California Üniversitesi Doç. Kathleen Burril Türk Araştırmaları, Columbia Üniversitesi Prof. Alan Fisher Tarih, Michigan Üniversitesi Prof. Timothy Childs Eğitmen, Johns Hopkins Üniversitesi Prof. Shafiga Daulet Siyaset Bilimi, Connecticut Üniversitesi Prof. Roderic Davison Tarih, Gorge Washington Üniversitesi Ord. Prof. Walter Denny Sanat Tarihi & Yakın Doğu Araştırmaları, Massachussets Üniversitesi Dr. Alan Duben Antropolog, Araştırmacı, New York Doç. Ellen Ervin Türkçe Araştırmalar, New York Üniversitesi Prof. Caesar Farah İslam & Ortadoğu Tarihi, Minnesota Üniversitesi Prof. Carter Findley Tarih, Ohio State Üniversitesi Prof. Micfıael Finefrock Tarih, Charleston Yüksekokulu Doç. William Hickman Türkçe, California Berkeley Üniversitesi E. Doç. Frederick Latimer Tarih, Utah Üniversitesi Prof. John Hymes Tarih, Glenville State Yüksekokulu Dr. Heath W. Lowry Türk Araş. Ens., Inc. Washington D.C. Prof. Halil İnalcık Osmanlı Tarihi, Amerikan Sanat & Bilim Akademisi Üyesi, Chicago Üniversitesi Doç. Ralph Jaeckel Türkçe, California Üniversitesi Doç. Ronald Jennings Tarih & Asya Araştırmaları, Illinois Üniversitesi Doç. Cornell Fleischer Tarih, Washington Üniversitesi Prof. Peter Golden Tarih, Rutgers Üniversitesi Prof. Tom Goodrich Tarih, Indiana Üniversitesi Dr. Andrew Could Osmanlı Tarihi, Arizona, Flagstaff Prof. William Griswold Tarih, Colorado State Üniversitesi Prof. Tibor Halasi-Kuv Türk Araştırmaları, Culombia Profesör Ord. Prof. J. C. Hurewitz Orta-Doğu Enstitüsü eski Direktörü, Colombia Üniversitesi Prof. Avgdorlevy Tarih, Brandens Üniversitesi Prof. Bernard Lewis Yakın Doğu Tarihi, Princeton Universitesi Doç. Justin McCarthy Tarih, Louisville Üniversitesi Prof. Jon Mandaville Ortadoğu Tarihi, Portlant State Üniversitesi Prof. Michael Meeker Antropoloji, California Üniversitesi Doç. James Kelly Türkçe, Utah Üniversitesi Yardımcı Prof. Kerim Bey Southeastem Üniversitesi Prof. Metin Kunt Osmanlı Tarihi, New York Doç. William Ochsenwald Tarih, Virginia Polytechnic Enstitüsü Doç. Robert Olson Tarih, Kentucky Üniversitesi Doç. William Peachy Yahudi ve Yakın Doğu Dilleri & Edebiyatları, Ohio State Üniversitesi Doç. Donald Quataert Tarih, Hauston Üniversitesi Prof. Howard Reed Tarih, Connecticut Üniversitesi Prof. Dank Wart Rustow Siyaset Bilimi, New York Şehir Üniversitesi Doç. Ezel Kural Shaw Tarih, California Üniversitesi Prof. John Masson Simth, JR Tarih, California Berkely Universitesi Dr. Svat Soucek Türkolog, New York Dr. Philip Soddard Ortadoğu Ens. Direktörü, Washington, D.C. Prof. Frank Tachau Siyaset Bilimi, Chicago, Illinois Üniversitesi Robert Staab Ortadoğu Merkezi Direktör Yardımcısı, Utah Üniversitesi Prof. Rhoads Murphey Ortadoğu Dilleri, Kültürleri ve Tarihi, Columbia Üniversitesi Doç. June Starr Antropoloji, Suny Stony Brook Prof. James Stewart-Robinson Türk Araştırmaları, Michigan Üniversitesi Prof. Thomas Naff Tarih, Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Direktörü, Pennsylvania Üniversitesi Doç. John Woods Ortadoğu Tarihi, Chicago Üniversitesi Prof. Pierre Oberling Tarih, New York Şehir Üniversitesi Doç. Madeline Zılfı Tarih, Maryland Üniversitesi Prof. Metin Tamkoç Uluslararası Hukuk, Texas Tech. Üniversitesi Prof. Stanford Shaw Tarih, California Üniversitesi. Dr. Elaine Simth Türk Tarihi, Emekli Dışişleri Görevlisi Doç. David Thomas Tarih, Rhode Island Yüksekokulu Doç. Grace M. Simth Tarih, California Berkely Üniversitesi Doç. Margaret L. Venzke Tarih, Dickinson Yüksekokulu (Pennsylvania) E. Prof. Donald Webster Türk Tarihi Prof. Walter Weiker Siyaset Bilimi, Rutgers Üniversitesi Prof. Warren S. Walker İngilizce, Türkçe Sözlü Hikayeler Arşivi Direktörü, Texas Tech. Üniversitesi
Batı Avrupa devletleriyle, Rusya destekli Ermeni iddiaları ve Ermenilerin ileri sürdükleri belgelerin doğuluk durumunu tartışmak üzere Türkiye tarafından değişik zamanlarda çağrılar yapılmıştır. Bu çağrılar, hem doğrudan Ermeni bilim adamlarına hem de Ermenilerin propagandasını üstlenen şahıslara yapılmıştır. Ancak bunların önemli bir bölümünün gerekçe göstermeden toplantıya katılmadıkları bilinmektedir. Bunun son örneği 1990 yılında toplanan XI. Türk Tarih Kongresi'nde yaşanmıştır.
XI. Türk Tarih Kongresinde ilk defa olarak bir "Ermeni Seksiyonu" programlanmış ve bu seksiyondaki tartışmalara "Ermeni Davası Savunucusu" yabancı tarihçiler de davet edildiği halde, her biri çeşitli mazeretler ileri sürerek, bu bilimsel tartışmalara katılmaktan kaçınmışlardır.
5-9 Eylül 1990 tarihleri arasında Ankara'da düzenlenen XI. Türk Tarih Kongresi'ne Ermeni sorunuyla ilgili olarak davet edilen yabancı bilim adamlarının listesi şöyledir:
| Prof. Dr. Heath LOWRY
| (Katıldı)
|
| Garin ZEDLIAN
| (Cevap vermedi)
|
| Prof. Dr. Bernard LEWIS
| (Katılamadı)
|
| Prof. Dr. Justin McCARTHY
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. Stanford SHAW
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. Anthony BRYER
| (Cevap vermedi)
|
| Dr. Andrew MANGO
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. Salahi R. SONYEL
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. M.MARMURA
| (Cevap vermedi)
|
| Prof. Dr. Allan CUNNIGHAM
| (Cevap vermedi)
|
| Prof. Dr. Robert ANCIAUX
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. Aryeh SHMUELEVITZ
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. Jak YAKAR
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. Hans G. MAJER
| (Katılamadı)
|
| Prof. Dr. Wolf Dietrich HUTTEROTH
| (Cevap vermedi)
|
| Prof. Dr. Klaus KREISER
| (Katılamadı)
|
| Prof. Dr. Jean-Paul ROUX
| (Cevap vermedi)
|
| Prof. Dr. Paul DUMONT
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. Robert MANTRAN
| (Katılamadı)
|
| Prof. Dr. Richard HOVANNISIAN
| (Cevap vermedi)
|
| Dr. Gerard LIBARDIAN
| (Cevap vermedi)
|
| Dr. Levon MARASHLIAN
| (Katıldı)
|
| Prof. Dr. Vahakn DADRIAN
| (Cevap vermedi)
|
| Christopher WALKER
| (Katılamadı)
|
| Anahid Ter MIMASSIAN
| (Katılamadı)
|
| Tessa HOFFMAN
| (Cevap vermedi) |
1948 TARİHLİ BM SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ AÇISINDAN ERMENİ İDDİALARI
|
"Soykırım" kavramı, 1948 tarihli "BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme" ile tanımlanmıştır. Sözleşmenin 2. maddesine göre;
"Soykırım; ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle: Grup üyelerinin öldürülmesi, Grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması, grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması, bir grup çocukların başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır. Soykırımda planlı, devlet politikası haline gelmiş eylemler söz konusudur."
Konu soykırım sözleşmesi açısından değerlendirildiğinde, tarihteki bazı olaylara değinmeden geçilemeyecektir. Soykırım gibi vahim bir insanlık suçunun işlenebilmesi için o milletin tarihinde bu suça yatkınlık olması gerekir. Bir şahıs için suça yatkınlık nasıl bir özellik ise, toplumlar için de öyledir. Türk tarihi incelendiğinde soykırıma ve asimilasyona rastlanamaz.
Yayıldığı coğrafyaya baktığımızda Osmanlı; Balkanlarla birlikte Viyana önlerine kadar Avrupa'nın bir kısmını; Akdeniz'e sahil tüm Kuzey Afrika'yı; Ortadoğu'nun tamamını ve Arap yarımadasını uzun yıllar yönetimi altında tutmuştur. Bu süre asgari 200-400 yıl arasıdır. Söz konusu coğrafyadaki, hangi halkın yok edildiği söylenebilir?
Anadolu'da şer'i hükümlerin hakim olduğu dönemde, en eski Hıristiyanlık mezhebi Süryanilik, tavus kuşuna ve ateşe tapan Yezidilik gibi inançlar yaşatılırken, 1800'lü yıllarda şer'i hükümlere aykırı olmasına rağmen Anadolu'da kiliseler açılmıştır. Hatta iki kardeşten biri Osmanlı Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa iken, diğer kardeş Makarije Sırp Kilisesi'ne Patrik tayin edilmiş ve Sırp halkını diriltmiştir. Aynı dönemde dünyanın diğer bölgelerine baktığımızda; Avrupa'daki mezhepler mücadelesi döneminin soykırımlarını, uzak doğuda dili değişen halkları (Hindular-Peştun), komple dili ve dini değişen Afrika'yı, Güney Amerika'yı görürüz.
II. Dünya Savaşı boyunca Naziler, milyonlarca insanı katletmişlerdir. 1939-1945 yılları arasındaki dönemde, 5-6 milyon Yahudi, 3 milyondan fazla Sovyet savaş tutsağı, birer milyondan fazla Polonya ve Yugoslavya sivil halkı, 200.000 civarında Çingene ve 70.000 özürlü insanın canına kıyılmıştır. İşte soykırım budur. Bunlara ek olarak, Birleşmiş Milletlerin önleyici yönde sözleşmesi olmasına rağmen, modern çağda da sayısız soykırım olayı görülmüştür.
Örneğin, bizzat olayın kahramanı 2 emekli Fransız generalin Le Monde'da yayınlanan itiraflarına göre Fransızlar 1954-1962 yılları arasında Cezayir'de en az 1 milyon Cezayirli'yi katletmiş, 1965-1966 yıllarında Endonezya ordusu bir milyon komünisti ve ailelerini öldürmüş, 1975-1979 yılları arasında Kamboçya'da Kızıl Kmerler 1.7 milyon Kamboçyalı'yı katletmiş, 1994'de Ruanda'da 500.000 Tutsi, Hutular tarafından öldürülmüş ve nihayet 1991'den sonra Bosna-Hersek ile Kosova'da binlerce Müslüman Sırp vahşetine maruz kalmıştır.
Soykırım suçu, gerçek anlamda bu olaylarda işlenmiştir. Ermeni iddialarının aksine, 1915 yılında Doğu Anadolu bölgesindeki Ermenilere yönelik uygulama, sadece güvenliğin sağlanması amacıyla Osmanlı toprakları içinde başka bir bölgeye göç ettirme olup, soykırım ile hiç bir ilgisi yoktur. Türk yönetimi hakim olduğu yörelerde diğer kültür ve soylara sahip halklarla yaşamaya alışıktır. Türk devlet geleneğinde "adalet" vardır, "kültürlerin yaşatılması" vardır; ancak, "katliam" ya da "soykırım" yoktur. Bu husus, Justin McCarthy'nin "Ölüm ve Sürgün" isimli kitabı açıkça ortaya konulmaktadır. Söz konusu kitapta, Balkan ve Kafkas halklarının ölümden kurtulmak için Osmanlı yönetimine nasıl sığındıklarını anlatılır.
Osmanlı yönetimini soykırımla suçlayanlara sormak gerekir: 1469 yılında İspanya ve Portekiz'den Musevi ve Müslümanlar, 1680 yılında Tökeli İmre ve adamları Macaristan'dan, 1711 yılında Rakoczi Ferençh ve adamları, 1849 yılında Layoş Kosuth ve 2000 kişilik Macar grubu, İsveç Kralı Şarl ve 1500-2000 kişilik adamları; 1841 ve 1856 yıllarında Polonya'lı Prens Chartorski, 135 bin kişilik ordusuyla Ekim 1917'de Rus komutan Vrangel ve hatta Troçki, ölümden soykırımından kurtulmak için nereye sığındılar?
Tarih, bütün bu soruların cevabını "Osmanlı" olarak vermektedir. 1915'teki yer değiştirme uygulamasını sözde "Ermeni soykırımı" olarak ilan edenler, 1930'lu yıllardan itibaren Polonya ve Almanya kökenli Musevilerin Türkiye'ye sığındıklarını bilmiyorlar mı? Sözde Ermeni soykırımının üzerinden henüz 20-25 yıl gibi kısa bir süre geçmiş iken, soykırım yaptığı iddia edilen bir milleti kurtarıcı olarak görenler, neden Türkiye'yi tercih etmişlerdir? Bu soruların cevapları da, Türk devlet geleneğinin adil, insani, hoşgörülü, birleştirici, töre ve inançlara saygılı karakterinde saklıdır.
Ayrıca; bugünkü insan hakları normlarını kapsayan 1478 tarihli Fermanı'yla hükümran olduğu topraklarda yaşayan tüm insanlara sahip oldukları değerleri yaşama, yaşatma ve yeni nesillere aktarma imkanı veren Osmanlı Padişahı Fatih'ten yaklaşık 550 yıl sonra Balkanlardaki soykırım ve asimilasyonlar hatırlanmalıdır. Bu ferman ile dili, dini, kilisesi, okulu vs. güvence altına alınan Balkan milletleri; homojen toplumlar oluşturma adına 21. Yüzyıla girildiği bir dönemde Boşnakları, Arnavut asıllı Müslümanları, Makedonları ve Bulgaristan Türklerini yurtlarından söküp atmışlardır.
Bugün Türkiye'yi soykırım ile suçlayanlar, aylarca süren katliamları görmezlikten gelmiş, ırzına geçilen her yaştaki kadının feryadına kulaklarını tıkamışlardır. Son dönemde Türkiye'ye sığınanlar sadece Balkan halkları olmamıştır; Batılı kimyasal silah üreticilerinden sağladığı "hardal gazı" ile soykırıma kalkışan Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in elinden kaçan Irak halkı da kurtuluşu Türkiye'de görmüştür. Türk insanı sınırlı imkanlarına rağmen tarihin her döneminde ekmeğini paylaşmayı bilmiş ve mazlum halklara kucak açmıştır. Türk insanının, Osmanlının ve Türkiye Cumhuriyeti'nin diğer milletlere ve devletlere örnek olacak gayet temiz bir sicili vardır.
SONUÇ
|
Gerçekleştirildiği tarihten günümüze kadar gelen devrede yer değiştirme konusunda çok şey yazılıp çizilmiştir. Ermeniler, uydurma belgelerin arkasına gizlenerek, dünya kamuoyunu uzun süre kandırmayı başarmışlardır. Başlangıçta 300.000'lerden başlayıp, 3.000.000'lara kadar varan rakamlarla ifade edilen Ermeni katliâmı hikâyelerinin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim İstanbul'un işgali döneminde, gerek İngiliz ve gerekse Fransızlar, Osmanlı arşivini yeterince araştırmış ve soykırımı imâ edecek bir belgeye dahi rastlamamış olsalar gerek ki, Ermeni soykırımına ait hiç bir belgeyi somut olarak sunamamaktadırlar.
Öte yandan kendi arşivlerinde, o zaman Anadolu'ya gelip yer değiştirme uygulamalarını izleyen ve görüntüleyen gazetecilerin çektikleri fotoğraflar olmalıdır. Eğer devletin emriyle böyle bir soykırım olsaydı, bu fotoğraflar da şimdiye kadar çoktan dünya kamuoyuna açıklanırdı. Ayrıca, eğer soykırım iddiacılarının elinde sağlam belgeler bulunsaydı; 1919 yılında Osmanlı Devleti'nin resmen tarafsız bir "hukukçular komisyonu" kurulması önerisi cevapsız bırakılır mıydı? Osmanlı'nın bu resmi teklifi niçin cevapsız bırakılmıştır? Yoksa, Ermeni çetelerinin organize edilmesinde ve kışkırtılmasında bazı batılı devletlerin rollerinin ortaya çıkmasından ve binlerce masum sivil halkı canice boğazlayan Ermenilerin silahlarını aldıkları yerlerin belirlenmesinden mi korkulmuştur?
Soykırım denince akla, Nazilerin II. Dünya Savaşı boyunca Yahudilere ve diğer etnik gruplara karşı giriştikleri ve milyonlarca insanın canına mal olan kitlesel kıyım gelir.
Soykırım denince akla, Fransızların 1954-1962 yılları arasında Cezayir'de en az 1 milyon Cezayirliyi katletmeleri gelir. Soykırım denince akla, 1965-1966 yıllarında Endonezya ordusunun bir milyon komünisti ve ailelerini öldürmesi gelir.
Soykırım denince akla, 1975-1979 yılları arasında Kamboçya'da Kızıl Kmerler'in 2 milyona yakın Kamboçyalı'yı katletmeleri gelir.
Soykırım denince akla, 1994'de Ruanda'da 500.000 Tutsi'nin, Hutular tarafından öldürülmesi gelir.
Ve nihayet soykırım denince akla, 1991'den sonra Bosna-Hersek ve Kosova'da binlerce Müslümanın Sırplar tarafından vahşice katledilmesi gelir. Soykırım suçu, gerçek anlamda bu olaylarda işlenmiştir.
Şayet, Osmanlı devletinin Ermenileri "soykırım"a tabi tutmak gibi bir amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi? Yer değiştirme sırasında yapılan bunca harcamaya, bunca idari ve askeri önleme ne gerek vardı?
Devlet güvenliğinin sağlanması için zorunlu olarak uygulanan ve dünyanın en başarılı sevk ve iskan hareketi olan yer değiştirme uygulaması, hiçbir zaman Ermenileri imha etmek amacıyla yapılmamıştır.
| | |
|
|
| ERMENİSTAN VE TERÖR
|
9-10 asır boyunca Türklerle birlikte rahat ve sükun içinde yaşayan ve Osmanlı Devleti'nde oldukça zengin bir tabakayı meydana getiren Ermenilerin tutumları; 1877 - 1878 Osmanlı Rus savaşlarında Osmanlıların yenilmesiyle, 3 Mart 1878 tarihinde Ayastefanos Antlaşması ve 13 Temmuz 1878 tarihinde Berlin Antlaşması imzalanınca değişmiştir. Bu anlaşmalardan sonra Rusya'nın ve bazı Avrupa devletlerinin kışkırtmasıyla Ermeniler süratle örgütlenerek, bağımsız bir Ermenistan Devleti kurmaya yönelmişlerdir.
Rusya, Kafkasya'da çağlardan beri devam eden milli politikası gereği, Türkiye ile Kafkasya'daki Azerbaycan'ın arasına uydu görevini yürütecek bir Ermeni Devleti yerleştirerek, irtibatlarını koparmak istemiştir. Bu amaçla, Rusya'nın Bolşevik Lideri Lenin, 18 Aralık 1917'de tayın ettiği Kafkasya Komiseri Ermeni asıllı Stepan Şalımyan'a 30 Aralık 1917 tarihli Kararname ile, o sırada Rus işgali altında bulunan Doğu ve Güney Kafkasya'da Sovyetler Birliğine bağlı bir Ermenistan Devleti kurma yetkisini de vermiştir.
27 Nisan 1920'de Bolşevik hakimiyetinin tesirinden sonra Güney Kafkasya ve Azerbaycan'da; Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri ile Nahcivan Özerk Eyaleti ve Karabağ özerk bölgesi kurulmuştur. Ermenistan, kağıt üzerinde sınırları çizilen bir devlete böylece sahip olmuştur. Milliyetçilik ve yayılmacılık duyguları iyice kabartılan ve kışkırtılan Ermeniler, Sovyetler Birliği'nin dağılmaya başlamasından sonra 23 Ağustos 1990 tarihinde bağımsızlıklarını ilan ederek Büyük Ermenistan'ı kurma hayaliyle komşularına saldırmaya başlamışlardır.
1915 yılında; 1. Dünya savaşı sırasında Türkleri arkadan vuran Ermeniler, Tehcir Kanunu ile zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır. Ermeniler tehcir sırasında 1.5 milyon Ermeni'nin öldürüldüğünü iddia etmişler ve bu günden sonra her yıl sözde Ermeni soykırımı adı altında Türkiye aleyhinde faaliyetlerde bulunmuşlardır. Büyük Ermenistan'ı kurma hayalindeki Ermeniler, bu bahaneyle Türkiye'den tazminat, soykırımı kabul ve toprak talep etmişlerdir. Bu amaçla, 1937-1986 yılları arasında organize terör faaliyetleri ile yurtdışındaki temsilci ve temsilciliklerimiz ile yurtiçindeki kuruluşlarımıza saldırıda bulunmuşlar ve isteklerinin yerine getirilmesini istemişlerdir.
Son yıllarda terör faaliyetleriyle isteklerini gerçekleştiremeyeceklerini anlayan Ermeniler, 1986'dan sonra siyasi platformda Türkiye'ye baskı uygulamayı ve Kürdistan hayaliyle ülkemizi bölmeyi amaç edinen PKK terör örgütüne her türlü desteği vererek, ülkemizin parçalanmasına yardımcı olup bu yolla toprak talebini gerçekleştirmeyi hedeflemiştir.
Ermenistan'ın, özellikle ülkemiz sınırına yakın yerleşim yerlerinde PKK terör örgütüne lojistik ve militan desteği sağladığı, kendi sınırları içinde de kamp yerleri kurdurduğu, PKK terör örgütünün içerisinde üst seviyede Ermeni asıllı subayların bulunduğu tespit edilmiştir.
ERMENİ TERÖRİZMİ
Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni'nin 27 Ocak 1973'de ABD'nin Santa Barbara kentinde, Los Angeles Başkonsolosumuz Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir'i katletmesiyle başlayan "Bireysel Ermeni Terörü "nü 1975'den itibaren "Örgütlü Ermeni Terörü " izlemiş ve yurtdışındaki görevlilerimiz, elçiliklerimiz ve kuruluşlarımıza yönelik Ermeni saldırıları, kısa sürede hızlı bir tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.
21 ülkenin 38 kentinde, değişik türde 110 saldırı olayı olmuştur. 110 saldırıdan 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmuştur. Bu saldırılarda 42 diplomat Türk vatandaşı ile 4 yabancı hayatını kaybetmiş, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu şahıs yaralanmıştır.
Saldırıları yıllar itibariyle incelediğimizde; Ermeni teröründe 1979 yılından itibaren büyük bir artış görülmektedir.
Ermeni terör örgütleri aktif olarak devam ettikleri terör eylemlerine 1986 yılından sonra son verip Ermenilik konusunu uluslararası platformlara taşımışlardır. Ayrıca, Güneydoğu Anadolu'da faaliyet gösteren PKK terör örgütüne lojistik ve militan desteği sağlayarak faaliyetlerine devam etmektedirler. | PKK - ERMENİ İŞBİRLİĞİ
|
Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980'li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine gitmişlerdir. 1984 yılında cereyan eden Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla PKK sahneye itilmiş ve Asala-Ermeni terörü geri plana çekilmiştir. Ermeniler ile PKK arasındaki bağlantıyı ortaya koyan bazı somut örnekler şunlardır:
- Terör örgütü PKK, 21-28 Nisan 1980 tarihini "Kızıl Hafta" olarak ilan etmiş ve 24 Nisan tarihini sözde Ermenilerin katledilme günü olarak anarak ve toplantılar yapmaya başlamıştır.
- 8 Nisan 1980 tarihinde Lübnan'ın Sidon kentinde PKK ve ASALA terör örgütleri ortak basın toplantısı düzenlemişler ve toplantı sonucu bir deklarasyon yayınlamışlardır. Ancak bu olayın tepki çekmesi üzerine ilişkilerin illegal alanda gizli olarak sürdürülmesi kararlaştırılmıştır. Toplantı akabinde 9 Kasım 1980 tarihinde Strazburg Başkonsolosluğumuza, 19 Kasım 1980 tarihinde ise Roma Türk Hava Yolları büromuza yönelik olarak düzenlenen saldırılar, PKK ve ASALA terör örgütleri tarafından ortaklaşa üstlenilmiştir.
- Bölücü terörist elebaşı Abdullah Öcalan, Ermeni Yazarlar Birliği tarafından "Büyük Ermenistan hayali fikrine olan katkılarından dolayı" onur üyeliğine seçilmiştir.
- Ermeni Halk Hareketi'nin bünyesinde, bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bir Kürdistan Komitesi oluşturulmuştur.
- 4 Haziran 1993 tarihinde; Ermeni Hınçak Partisi, ASALA ve PKK terör örgütü mensuplarının katılımıyla Batı Beyrut'ta bulunan PKK terör örgütü merkezinde bir toplantı yapılmıştır.
Ermeni-PKK ilişkisiyle ilgili bir başka çarpıcı örnek ise, 6- 9 Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut'taki iki ayrı kilisede düzenlenen ve Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu, Ermeni Parti yetkilileri ile 150 gencin katıldığı toplantılarda kullanılan şu ifadelerdir:
- Şimdilik Türkiye'ye karşı sakin tutum gösterilmelidir.
- Ermeni toplumu gittikçe büyümekte ve ekonomik yönden güçlenmektedir.
- Geliştirilen propaganda faaliyetleri sayesinde, bütün dünyada (sözde) soykırım daha iyi bilinmeye başlanmıştır.
- Ermenistan devleti kurulmuştur, her geçen gün toprakları genişlemektedir ve atalarının intikamını mutlaka alacaklardır.
- Başta ABD olmak üzere, diğer batılı ülkeler de Karabağ'da sürdürülen savaşta Ermenileri haklı bulmaktadırlar. Bu fırsatı değerlendirmek gerekir; ve Karabağ'da savaşan Ermeni gençlerine yenileri katılacaktır.
- Türkiye'de -PKK terör örgütü ile yapılan mücadele kastedilerek- iç savaş devam edecek, Türk ekonomisi sıfır noktasına gelecek ve vatandaşlar baş kaldıracaklardır.
- Türkiye bölünecek ve bir Kürt devleti kurulacaktır.
- Ermeniler Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve Kürtlerin mücadelelerini desteklemelidirler.
- Bugün Türklerin elinde olan topraklar, yarın Ermenilerin olacaktır.
PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ERMENİSTAN'DAKİ YAYIN ORGANLARI
Ermenistan'da Reya Taze ve Bota Redaksiyon adlı gazetelerin PKK terör örgütü kontrolünde Kiril Alfabesiyle yazıldığı ve PKK terör örgütünün propagandasını yaptığı bilinmektedir. Bu gazeteler Türkiye ve Avrupa'dan gelen PKK terör örgütü mensuplarınca yayımlanmaktadır.
PKK - ASALA İLİŞKİLERİ
Uluslararası nitelikteki Ermeni terörizmi, 1973 yılında ortaya çıkarak 1974 Kıbrıs barış harekatını müteakip yurtdışında bulunan vatandaşlarımız ve temsilciliklerimize yönelik sabotaj, suikast ve saldırı türü terör hareketleri ile kendini göstermeye başlamıştır.
Başta Ermeni terör örgütü ASALA olmak üzere 1984 yılına kadar eylemler sürdürmüş ve l970'li yıllarda çeşitli legal siyasi oluşumlar içinde kendisini göstermeye başlayan Kürtçülük hareketini, terör örgütü PKK ile ivme kazanması üzerine, yerini Abdullah ÖCALAN liderliğinde Kürt-Türk ayırmadan öldürebilen, katliamlarla ismini duyurmaya çalışan PKK terör örgütüne bırakmıştır.
Fakat bu tarihten önce de PKK-ASALA terör örgütleri arasındaki işbirliğinin, ortaklaşa yapılan eylemler, yayınlanan deklarasyonlar, ASALA ve diğer Ermeni terör örgütü mensuplarının PKK terör örgütü kamplarındaki eğitimi, ASALA terör örgütünün üst düzey yetkililerinin eğitim yaptırdıkları, bunların dışında PKK terör örgütünün Ermeni Taşnaksutyun Partisi ile ilişki içerisinde olduğu bilinmektedir.
PKK-ASALA terör örgütü işbirliğinde ortak amaç olarak, Marksist-Leninist ideoloji doğrultusunda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde devlet kurmaktır. İki örgütün de hedef aldığı bölgeler göz önünde bulundurulduğunda hedeflerin çakıştığını görüyoruz. Bu durumda iki örgütten birinin diğerine taşeronluk yaptığı fikri güçlenmektedir.
Ele geçirilen belgeler neticesinde Bekaa ve Zeli kamplarında Ermeni terör örgütü ASALA ile terör örgütü PKK militanları ile birlikte eğitim gördükleri ortaya çıkmıştır.
PKK İLE ERMENİLER ARASINDA 1987 YILINDA YAPILAN ANLAŞMA
1987 yılında bölücü terör örgütü PKK ile Ermeniler arasında bir anlaşma yapılmıştır. Söz konusu anlaşmanın hükümleri şunlardır:
- Ermeniler PKK terör örgütü içinde eğitim faaliyetlerinde bulunacaklar
- PKK terör örgütüne her yıl için adam başına 5.000 ABD Doları ödenecek
- Ermeniler küçük çaplı eylemlere katılacaklar
Yapılan bu anlaşmanın akabinde örgüt içerisinde Ermenilerin sivrilmeleri üzerine, PKK-ASALA ilişkilerinden sorumlu Hermez Samurouyan adlı şahısla birlikte 18 Nisan 1990 tarihinde yapılan toplantıda şu kararlar alınmıştır:
- PKK ve ASALA terör örgütlerinin artık ortak yönetilecektir
- Türkiye'de güvenlik kuvvetlerine yönelik eylemlerde istihbaratı Ermeniler yapacak
- Muhtemel devrimden sonra elde edilen topraklar eşit olarak bölüşülecek
- Kamp masraflarının % 75'ini Ermeniler karşılayacak
- Türkiye'deki metropol şehirlerde eylemler yapılacak
1992 Ekim ayından itibaren Kuzey Irak'ta üslenen terör örgütü PKK'ya karşı gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonlarda örgütün büyük darbeler alması ve barınma imkanlarını kaybetmesi üzerine bir kısım örgüt mensuplarının İran ve Ermenistan'a geçmeleri ile PKK terör örgütünün Ermenistan'daki aktif faaliyetleri başlamıştır.
PKK terör örgütünün Avrupa temsilcilerinden bir grubun Ermenistan'a giderek, PKK terör örgütü mensuplarının Kars bölgesinden Ermenistan'a rahatça girip çıkmaları için anlaşma yaptığı, Sovyet Rusya'nın dağılması ile Ermenistan'ın bağımsızlığına kavuşması sonucu PKK terör örgütünün Ermenistan'da Kürt yerleşim birimlerinde barınma imkanı bularak burada örgüte maddi-manevi destek sağlayıp, faaliyetlerini sürdürdüğü ayrıca, 19-20 Mayıs 1992 tarihlerinde bir grup PKK terör örgütü mensubunun Ermenilerle beraber Azeri Türklerine karşı savaşmak için 3 araçla Urumiye'den Ermenistan'a hareket ettiği bilinmektedir.
ERMENİ KOMİTELERİ VE TERÖR ÖRGÜTLERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
|
1890'larda, "Çeteler teşkil etmek, hedef kitleler olan Osmanlı toplumunun maneviyatını bozmak, Türkleri eldeki bütün imkânları kullanarak öldürmek, yok etmek, egemenlik haklarından mahrum kılmak, Ermeni azınlık topluluklarını silahlandırmak, ihtilâl, isyan ve terör için hazırlamak, ihtilâl komiteleri, katliam grupları, katliam birlikleri kurmak, hükümet kuruluşlarını tahrip edip, yağmalamak" gibi doğrudan teröre ve terörün yaygınlaşmasına çalışan Taşnaklar, Bolşevik ihtilâlinden sonra 1918-1920 yıllan arasında bugünkü "Sovyet Ermenistan Cumhuriyeti" bölgesinde iktidarı ele geçirerek "Ermeni Cumhuriyetini" kurmuşlar ve siyasi girişimlere başlamışlardır. Ancak bu siyasi süreç, Taşnaklar'ın terör faaliyetlerinden geri durması sonucunu doğurmamış, 1972 yılında Taşnak tarafından kurulan "Ermeni Soy Kırımı Adalet Komandolar" Türkiye'nin dış temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine yeniden başlamışlardır.
Bunun gibi Marksist Hınçak Örgütü de 1973 -1985 yeni Ermeni terör döneminin başlıca terör uygulayıcısı olan ve varlığı ancak teröre dayanan ASALA'nın kuruluşunun fikri ve manevi kaynağı olmakla kalmamış, bu grubu veya örgütü özendirmiş, desteklemiştir.
Ermeni sorunu - Ermeni konusu veya Ermeni davası hangi anlamda ele alınırsa alınsın, hangi görüşlerle açıklanmaya çalışılırsa çalışılsın, Ermeni örgütlerinde bu kavramlar terörle eşdeğerli olmuş, amaç ve beklentiler sürekli şekilde Türk ve Türkiye düşmanlığı, kan ve kin üzerine bina edilmiştir.
Ermeni terör örgütlerinin kuruluşları dar bir kadro ile gerçekleştirilmekte, merkezi yönetim gene1likle bu kadronun denetiminde bulunmaktadır. Merkez yönetiminin ön gördüğü eylemler içerisinde belirli sayıda ve belirli görevleri yüklenmiş özel timler tarafından uygulamaya konmaktadır. Bu timler sırasında çok değişik örgüt isimleriyle kamuoylarına yansıtılmakta bu suretle Ermeni örgüt sayısının çok olduğu görüntüsünün yayılması arzu edilmektedir.
Bu örgütlerde, merkezi yönetimler ve bunlara bağlı çeşitli organların belirli bir fiziki alanda veya aynı coğrafyada olması gerekmemektedir. Çeşitli ülkelerde olabileceği gibi, bir ülkenin çeşitli yerlerinde de bulunabilirler. Bu durum, Ermeni örgütleri hakkında "Merkezi"lik özelliğini daha demokratik, daha yaygın bir şekle sokmayı sağlamakta ise de gerçekte bütün Ermeni terör örgütlerinde çok sıkı ve disiplinli bir merkez egemenliği esas kabul edilmektedir.
Örgütlerin gerek açıklanan yapıları, gerekse lider kadroları arasındaki rekabetler ve çatışmalar sık ve çeşitli bölünmeleri ortak bir özellik haline getirmiştir. Bu durumdan da yararlanılmakta, bir örgüt, birden fazla kişinin liderliğinde ayrılınca sanki ayrı terör örgütleri görüntüsü verilmektedir.
Örgütlerde genelde bütün terör örgütlerinde ve faaliyetlerinde esas olan gizlilik başka bir ortak özelliği teşkil etmektedir. Ancak, sırasında merkezin örtüsünün devamı, korunması veya eylemin daha yaygın ve etkin propaganda aracı olarak kullanılması için özellikle alt grup veya özel tim eylemlerinde açıklığa gidilmekte, eylemler ilân edilmekte, gerçekleştikten sonra da üstlenilmektedir. Bütün bunlar propaganda amaçlarıyla, hudutlu ve bu amaçlara paraleldir.
Bütün Ermeni terör örgütlerinde, terör psikolojik harekâtın bir parçası, hatta bir aşamasıdır. Propaganda amacıyla terör uygulanabildiği gibi yalnız terör yaratmak, korku ve sindirme sağlamak. için de terör eylemlerine başvurulmaktadır. İkinciler, daha çok Ermenilere ve örgüte karşı gelenlere veya örgütün emirlerine uymayanlara uygulanmaktadır.
Bu örgütler, halkla ilişkiler, haberleşme ve bunları gerçekleştiren araçlar hakkında geniş bilgi ve deneyimlere sahiptirler: Ayrıca; bu faaliyetleri yerine getiren kişi, kurum: ve kuruluşlarla yakın temas ve ilişkiler içerisinde bulunmaktadırlar. Bu et-kinlikleri, örgütlere yeterli yaşama ve yayılma zamanını hazırlamaktadır.
Ermeni terör örgütleri daima bir veya birden fazla devle-tin açık veya kapalı desteğine sahiptirler. Bu devletler örgütleri birer araç şeklinde kullandıkları gibi, kendi gizli örgütlerini ve psikolojik harekât kuruluşlarını örtmek için de kullanmaktadırlar.
Bütün Ermeni örgütleri için Türk ve Türkiye düşmanlığı, kuruluşlarının ve devamlarının manevi unsuru halindedir. Ayrıca, bu düşmanlık üzerine haklar ve çıkarları bina etmektedirler. Türkiye ile ilişkisi, teması ve bağlantıları olan ülkelerle görüntü-de olan düşmanlıklar gelip geçicidir. Terörün bu ülkelere sıçraması veya bir ve birden fazla olayın bu ülkelere karşı veya bu ülke vatandaşlarını da hedef olarak almak suretiyle uygulanması tamamen "tehdit" niteliği taşır, düşmanlık unsurunu kapsamaz.
Tarihi süreci içerisinde Ermeni terörü üç aşama gösterir:
Birincisi, terörle Ermenileri, Ermeni topluluklarını kazanmak veya kendilerine çekmek bu suretle Ermeniliği sağlamaktır.
İkincisi, Ermeni olmayan kamuoylarına. "gücü" ve "boyutlarını" kabul ettirmek, ilgiyi sağlamaktır.
Üçüncüsü ise, siyasi gelişmelere ve uluslararası çıkar çatışmalarına Türkiye ve Türklük hakkında kullanılabilecek "düşmanlık kaynakları" hazırlamaktır.
19. yüzyılın sonlarında "hürriyetsizliğe - yoksulluğa - haklardan eksikliğe uğratılmış azınlık" teması - 20. yüzyılın sonlarına doğru "soykırımına - katliamlara uğramış halk-millet" teması tamamen uluslararası ilişkilerde kaynak sağlama amacına, yönelik-tir. Ve ilk fırsatta, bu kaynaklar hiç tereddütsüz Türkiye'ye rakip devletler tarafından hatta uluslararası teşkilâtlar tarafından kullanılacaktır. Bütün terör örgütlerinin gizli kalan amaçlan ve hedefleri uluslararası çatışmalardan doğacak fırsatların değerlendirilmesidir. Bu ise tarihi sürecine uygun olarak kendileri dışında gerçekleşmesini bekledikleri bir hedef hatta emeldir.
YENİ TERÖR DÖNEMİ (1973 -1985)
Yeni Ermeni terör döneminde, terörü özendiren, geliştiren, ha-zırlayan, daha geniş alanlara yayılmasını, hedeflerinin çeşitlenmesini sağlayan; terör tim ve grupları oluşturan, yeni örgütlenme çabalarına insan gücü manevi ve psikolojik destekler, temaslar ve ilişkiler ortamı hazırlayıp veren; geleneksel Taşnak ve Hınçak terör örgütleridir. Bunların yanında açıklanan dönemde isminden en çok söz ettiren ve Ermeni terörü ile eş anlamda kullanılan "Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu" örgüt adının kısaltılmış şekli olan ASALA'dır.
Geleneksel terör örgütleri içlerinden çıkardıkları terör tim ve gruplarıyla, ASALA ise, bağımsız görünümü altında, terörün en acımasız ve insanlık dışı uygulamalarıyla yeni dönemin terör yaratıcıları olmuşlardır. ASALA'da manevi ve psikolojik desteği, temas ve ilişkiler ortamını Hınçaklardan almıştır. Bu yaklaşımla denebilir ki, gerçekte geleneksel terör bütünü ile devam etmiş, 1960'larda hazırlanan ortamdan yararlanmış, fırsatları değerlendirerek bir süre daha Türk ve insanlık avına çıkmıştır.
Yeni Ermeni terörizminin ana nedenlerinden birini "Armenian National Liberation" başlıklı etüdünde, Michael M. GUNTER şu şekilde açıklamaktadır: "Şurası açıktır ki, günümüzde Ermeni terörizminin ana nedenlerinden biri, birçok devlet ve kişinin açıkça bu mücadeleyi desteklemesi ve teröristleri bu eyleme sürükleyen nedenlerin kabul edilmesi gerektiğini öne sürmesidir..."
Amerika'nın Massachusetts Eyaletindeki Cambirigge kentinde bulunan "Zoryan Çağdaş Ermeni Araştırmaları Enstitüsü" yöneticisi ve "Armenian Review" gazetesinin yazı işleri müdürü Gerard J. Libaridyan ise bu dönemi şu cümlelerle özetlemektedir: "Türk devletinin ve dünyanın büyük devletlerinin altmış yıl süren barış çabalardan sonra bile, Ermenilerin duygularını kabul etme yönündeki isteksizliği yeni bir terörizm döneminin açılmasıyla sonuçlanmıştır."
ASALA lideri Agop Agopyan ise "geleneksel Ermeni partilerinin sürdürdüğü politikanın başarısızlıklarının anlaşılmasından sonra" Ermeni şiddet olaylarının ortaya çıktığını iddia iddia etmektedir. Bütün bu terörü meşru gösterme gayretleri, tarihi süreç içerisindeki Ermeni terörünü makul göstermeye elbette yetmemektedir. |
| ERMENİ KOMİTELERİ
|
HINÇAK
Hınçak (Çan Sesi) Komitesi, aslen Kafkasya Ermenilerinden Rus uyruklu Avedis Nazarbeg ile karısı Maro ve Kafkasyalı diğer öğrenciler tarafından 1886 yılında İsviçre'de kurulmuş ve komitenin düşüncelerini yaymak için de, yine Hınçak isminde bir gazete çıkarılmıştır. Bu komitenin başında ve üyeleri arasında çoğunluğu yine Rus uyruklu Ermeniler bulunmaktadır. Bu komite, kendisine çalışma bölgesi olarak Doğu Anadolu'yu seçmişti; bir zaman sonra komite merkezi, İsviçre'den Londra'ya götürülmüştür.
Hınçak Komitesinin programı, Sosyalist, Marksist ve Merkeziyetçidir; Karl Marks'ın ilkeleri, temel olarak benimsenmiştir. Bu komite üyeleri, kendilerine sosyal demokrat dedikleri halde, siyasal programları tamamen bir komünist manifesto niteliğindedir.
Komite, 1890 yılında merkezi İstanbul'da olmak üzere Osmanlı ülkesinin diğer vilayetlerinde de şubeler açmış ve bu suretle, örgütlenerek çalışmalarına başlamıştır. Bu komitenin ana politik amacı, Türkiye'deki Ermenileri Türklerden; İran Ermenilerini İranlılardan ve Rusya Ermenilerini de Ruslardan kurtarmak; sonra da, bütün bu memleketlerdeki kapitalistleri temizlemektir.
PROGRAMI
"İşçi ve üretici sınıf, insanlığın büyük bir çoğunluğunu kapsar. Bu sınıfın sermaye sahibi, zengin ve egemen bir azınlık tarafından sömürülmesinden kurtarılması, üreticinin bütün üretim kuvvet ve araçlarına, toprağa, fabrikalar, madenlere, ulaştırma vasıtalarına sahip olmasıyla gerçekleşir. Üretici sınıfın bağımsızlığı, bütün insanlığın kurtarılması, genel ve ekonomik ferahlık demektir.
Bu amaca ulaşabilmek ve onu fiilen uygulayabilmek için, bütün uygar memleketlerdeki üretici sınıf, kendine özgü bir şekilde örgütlenmeli ve emrindeki genel politik olanakları harekete geçirerek, bütün ülkelerle birlikte komünist ihtilalini yapmalıdır. Bu sayede diğer sınıflar ortadan kalkar ve üretici sınıf, sosyalist bir düzen kurar. Bu kuruluşta halk, kendi kanunlarını kendisi yapar ve kudretini gösterir.
(...)
Bugünkü durumda Ermeniler, mutlakiyet idaresine bağlı sınıfların yönetiminde bulunuyorlar. Bunların yönetim, vergi ve maliye sistemleri, kendileri için yıkıcıdır. Onların çevresinde bir taraftan üretim kapitalist şekilleri uygulanırken diğer yönden devamlı olarak eski ekonomi ve yönetim şekilleri yok olmaktadır."
Bütün bu koşullar etkisiyle Ermeni sosyalist demokratları ve bütün Ermeniler için genel ve bütünü kapsayacak bir sosyalizm düzeninin sağlanması, uzak bir amaç olarak kabul edilmekte ve bu nedenle bütün eğilim ve uğraşılar, yakın bir hedef seçilmesini gerektirmektedir. İşte bu yakın hedef, sosyal demokrat Ermeni İhlalci Hınçak Partisi'ni oluşturmuştur. Bu yakın hedefler şunlardır:
- İhtilal çıkarmak
- Mutlakiyet yönetiminin egemen sınıflarını yok etmek
- Ermenileri kölelikten kurtarmak
- Politik işlere karışmak için Ermenilere güç vermek
- Ekonomik ve kültürel ilerlemelerine etki yapan engelleri kaldırmak
- İşçi sınıfının istek ve eğilimlerini açıkça söyleyecekleri ortamı hazırlamak
- Ağır çalışma koşullarını düzeltmek
- Kendilerine özel siyasi bir varlık halinde örgütlenmeleri için sınıf hakkında bilgi sağlamak
- Halkın çalışmalarını kolaylaştırmak ve onların uzak hedeflere doğru ilerlemesine yardım etmek.
Bütün bu düşüncelere uygun olarak Hınçak Komitesinin yakın hedefi, mutlakiyet yönetimlerini, sınıflarını yıkmak için çalışmak ve bunları demokrat, meşruti rejimlerle değiştirmektir. Bunun da ana koşulları şunlardır:
- Halkın temsili için, her kesim doğrudan doğruya oylarını kullanmak suretiyle yapılacak seçimle bir teşrii (kanun yapıcı) meclis kurulmalı. Bu meclis, memleketin politik ekonomik ve bütün işlerini ve kanunlarını inceleyerek bunlar hakkında karar verme yetkisine sahip olmalı.
- Vilayetlere geniş bir muhtariyet verilmeli.
- Halk için tam bir hürriyet sağlanmalı
- Halk, hükümet memurlarını, kamu hizmetlerinde çalışan bütün şahısları, güvenlik memurlarını, eğitim ve adalet işlerinde çalışan memurlarını seçebilmeli.
- Milliyet ve sınıf farkı gözetmeden her reşit vatandaş gerek vilayetler ve gerek muhtar idareler için temsilci seçilmeye yetkili olmalı.
- Bütün vatandaşlar kanun önünde, milliyet ve din farkı gözetilmeksizin eşit olmalı.
- Basın, söz, vicdan, toplanma, dernek kurma ve seçim mücadelesi için tam serbestlik verilmeli.
- Her vatandaşın şahsı ve evi, saldırılara karşı korunmuş olmalı.
- Kiliseler, hükümetten ayrılmalı; bütün dini kuruluşlar, yalnız kendilerinden olan ve buralara devam eden şahısların yardımlarıyla varlıklarını korumalı.
- Bütün halk, askerliğini barışta milis örgütleri şeklinde yapmalıdır.
- Laik ve zorunlu bir eğitim düzeni uygulanmalı; hükümet, fakirlere yardım etmelidir.
Halkın ekonomik durumunun ıslahıyla ilgili olduğu için, yukarıda sözü edilen siyasi hakları elde ederek o ilkelere dayanmak suretiyle aşağıdaki koşulların yerine getirilmesi gereklidir:
- Mevcut vergi sistemi kaldırılmalı, yerine belirli bir güç ve ödeme kabiliyetine göre ileri bir vergi sistemi konulmalı.
- Vasıtalı vergiler, tamamen kaldırılmalı.
- Köylüler, her türlü borçlardan kurtarılmalı.
- Halkın veya hükümetin yardımlarıyla ziraat makineleri sağlanmalı bunların kullanılması öğretilmeli ve bunlar halka verilmeli.
- Halk içinde ziraat ortaklıkları kurulmalı, bu ortaklığın amacı, ziraat ürünlerinin satışı, tohum, hububat ve benzeri gibi şeylerin satın alınması ve yönetimi olmalı.
- Her cins ulaştırma ve temas için araç sağlanmalı
- Hükümet, çalışanların sömürülmesini önlemek için yardım etmeli ve bunları korumak için kanunlar çıkarmalı.
Ermenilerin çoğunluğunun bulunduğu Türkiye Ermenileri ve onların yaşadıkları yerler, vatanımızın en geniş topraklarıdır. Ermeni çoğunluğunun davası, Berlin Antlaşması'nın 61. Maddesi ve diğer uluslar arası koşulların gücüyle, bir hak durumuna gelmiş ve Avrupalı büyük devletler tarafından da tanınmıştır.
Osmanlı imparatorluğunun siyasi, ekonomik ve mali düzensizliği, düşüşü, iflas etmiş durumu, iç karışıklıkları ve zelzeleye uğramış hali, Osmanlı hükümetinin yok olmasını zaruri ve kesin kılmış, diğer Avrupalı devletlerin etkileri de buna yardım etmiştir. Avrupa'daki Osmanlı topraklarının bir kısmının da sistemli bir şekilde parçalanarak diğer devletlerin eline geçmesinden ötürü aşağıdaki hususların sağlanması, tarihi bir lüzum ve zaruret halini almıştır:
- Ermeni komitecileri, bugün uğraşlarını Ermenilerin davasını savunmak ve sonuçlandırmak için yakın amaca göre harcayacaktır.
- Bu duruma göre ihtilalin uğraşı sahası, Türkiye'de yaşayan Ermenilerin bölgesi olacaktır.
- Ermenilerin geleceklerini Osmanlı Devleti'nin kaderinden ayırmak gerekeceğinden, Ermenilerin en yakın amacının ilk koşulu Ermeni bağımsızlığıdır.
Ermenileri yakın amaca ulaştırmanın çaresi, bir ihtilalle yani zorla Türkiye'deki Ermeni bölgelerindeki genel kuruluşu alt üst etmek, değiştirmek; genel isyanla, Türk hükümetine karşı savaş açmaktır. Bu uğraşların vasıtaları:
- Matbuat, kitap ve konuşmalarla halk arasında ve özellikle işçiler içinde propaganda yapak; Hınçak Partisi'nin ihtilal fikirlerini yaymak, halk arasında ihtilalci örgütler kurmak ve isyan çıkarmak.
- Türk istibdat elemanlarını, hafiyeleri, muhbirleri, hainleri ve ihanet edenleri cezalandırmak; terörü, ihtilal örgütlerinin savunması için bir vasıta ve halkı ezenlerin ve alçakların uğraşılarına karşı koruyucu olarak kullanmak.
- Hükümet askerlerinin veya aşiretlerin saldırılarına karşı halkı korumak için, elde silahlı hazır bir kuvvet bulundurmak; akıncı alayları kurmak. Bu alaylar, yapılacak bir genel isyanda öncülük görevini yapacaklar.
- Birbirine bağlı, tam bir birlik ve beraberlik içinde ortak hedefe yürüyen, aynı taktiği uygulayan, bir merkezden sevk ve idare edilen düzenli ve birçok gruplardan oluşan genel ihtilal örgütü kurulmalıdır. Türkiye'deki örgütlerin bütün güç ve yetkileri, Hınçak Komitesi'nin teşkilat ve uğraşlılarını gösteren bir tüzükle tespit edilmiştir.
- Düzenlenen bir isyanı uygulamak için olaylar yaratmak.
- Herhangi bir devletin Türkiye'ye karşı savaşa girmesi, genel bir isyanın başarıya ulaşması için en uygun bir zamandır.
- Ermeniler ile kaderleri bir olan ve aynı bölgede yaşayan diğer azınlıkları kendi tarafımıza çekmek, onlarla birlikte müşterek düşmanımız olan Türk Hükümeti'ne karşı savaşmak. Hınçak Komitesi'nin en büyük amacı, Doğu Anadolu'daki bütün diğer azınlıklarla birlikte, Osmanlı devletinin esaretinden kurtularak İsviçre'de olduğu gibi bir federasyon kurmaktır.
Bir siyasi programa göre çalışan Hınçak Komitesi, özellikle işçi sınıfına çok uygun gelen Marksizm propagandası yapmıştır. Karışıklıklar çıkarmak ve ihtilal yapmak için, gençler, dini liderler, avantürler ve işsizler, komiteye girmeye ve buralarda çalışmaya can atmışlar; Komite yöneticileri de, sınıf esası üzerine çalışarak bir Ermeni Proleteryasını yaratmak istemişlerdir.
Komitenin bu çalışmaları, Türkiye''eki yaşama koşullarına göre, bir sosyalizm propagandasından öteye geçememiştir. Hınçak Komitesi'nin düzenlediği ayaklanmalara, birçoğu dış memleketlerden ve özellikle Rusya'dan gelmiş ve bu gibi işlere yatkın kimseler de girmişlerdir.
Ermenilerin eyleme geçmeleri, memlekete çok ağır ve giderilmesi olanaksız kanlı olaylara etken olmuştur. Hınçak komitesinin örgütlerini kurmak için Cenevre''en Tiflisli Şimavon, İran'dan S. Danielyan, Trabzon'dan Rus uyruklu Rupen Hanazat, Batum'dan H. Megavoryan geldiler. Uzun süren tartışmalardan sonra, İstanbul Hınçak Komitesi Merkezi kurulmuştur. Bu örgüte, İstanbul'da 1890 yılından evvel kurulmuş olan diğer ihtilalci örgütler de katılmışlardır.
Görülüyor ki, Türkiye'deki Ermenilerin alın yazısı, birçok Rus Ermenisinin eline bırakılmıştır. Bu arada komiteye girmeyenler ve para yardımı yapmayanlar, baskı altında tutulmaya veya öldürülmeye başlanmışlardır. Örgütler, büyük bir hızla Anadolu'daki vilayetlere de yayılmışlardır.
FAALİYETLERİ
Hınçak Derneği'nin ana tüzüğü ve programı, 1909 yılında İstanbul'da basılmıştır. Bu tüzük, dernekler kanunu gereğince İçişleri Bakanlığı'na verilmiş ve gerekli işlemler yapılarak İstanbul Valiliği'nin 8 Şubat 1909 gün ve 90 sayılı onay belgesini almıştır. Tüzük beş kısımdan oluşmaktadır.
Ermeni Hınçak Komitesi'nin ele geçen faaliyetleriyle ilgili olarak 1910, 1911, 1912 ve 1913 yıllarına ait karar defterinde şu kararların alındığı yazılıdır:
- Silah, cephane ve patlayıcı madde sağlanmasına çalışılması.
- Silah eğitimi yapılması (Marufyan, Yavruyan, Candan tarafından).
- Propagandalara hız verilmesi.
- Taşnak Komitesi ile ilişki kurulması.
- İttihatçılarla ilişki kurulması.
- Van'da çeteler kurulması ve yönetilmesi. (Bu çeteler şunlardır: Orsfan, Cang, Goçnak, Juraçak, Pencak, Badami, Tejohenk, Maro ve Paros)
Hınçak Komitesi 24 Temmuz 1914 tarihinde, Türkiye'de Üçüncü Kongresini yapmıştır. 51 şubeden gönderilen 28 delegeyle Cangülyan'ın başkanlığı ve Tancutyan'ın sekreterliğinde açılan kongrede şu karar alınmıştır:
"Amaç ve çalışmalarımızın gerektirdiği büyük sorumluluk ve ondan doğacak tehlikeler göz önünde tutularak, uygar insanlar olduğumuzu göstermek için maceralardan ve düşüncesizce yapılacak hareketlerden kaçınılmalı, iyice düşünülmüş dengeli tesirler ve vasıtaların amaçlarımızda ve hareketlerimizde başarı sağlamak için tek çare olduğu göz önünde tutulmalıdır."
Bunun üzerine Hınçak komitecileri, 1896 yılında Türkiye'den uzaklaşmaya başlamışlardır. Bu komitenin üyeleri arasında anlaşmazlık çıkmış ve ikiye bölünmüşlerdir. Bir kısmı asıl Hınçaklar (Nazarbeg taraftarları), diğer kısmı reforme Hınçaklar (Veragazmiyal Hınçak) adını almışlardır. Bu ikinci grup, Arpiyar Arpiaryan adında bir şahıs tarafından yönetilmeye başlanmıştır.
Her iki komite de, bir prensip ve programa göre değil, yöneticilerin görüş ve davranışlarına göre hareket etmişler, şahsi çıkarlarını ön planda tutmuş ve bunu savunmuşlardır. Aralarındaki bu anlaşmazlık, sokak kavgalarına dönüşmüş, bazıları dövülmüş, bir kısmı da öldürülmüştür.
Hınçakların Marksist olduğunu anlayan Ermeni halkı ise komitacıların görüşlerini kabul etmemiştir. Mücadeleler 1902 yılında iyice artmış, her iki tarafa bağlı birçok komitacı, İngiltere'de, Rusya'da, Mısır'da, Bulgaristan'da, Kafkasya'da ve İran'da sokak ortasında öldürülmüşlerdir.
Van İsyanı'ndan sonra bazı küçük çeteler, Hınçak ismini taşımışlarsa da artık yeterli bir güçten yoksun kalmışlardır. Hınçak Komitesinin dağılmasında, bazı Hınçak liderlerinin Rusların gizli amaçlarını anlayarak tuttukları hatalı yoldan ayrılmaları da başlıca etkenlerden biri olmuştur.
ERMENİ KOMİTELERİ
|
TAŞNAK
"Ermeni Devrimci Federasyonu" olarak da anılan Taşnak Komitesi, Ermeni sorununun ortaya çıkmasında önemli roller oynamıştır. Komitanın faaliyetleri, komünistlerin "Ermeni Cumhuriyetini" ele geçirmelerinden sonra ABD, Lübnan, İran, Fransa ve Yunanistan da "sürgündeki parti" şeklinde devam etmiştir. Günümüze kadar çeşitli eylemlerle faaliyetlerini devam ettiren Taşnak komitesini, çeşitli terör tim ve grupları oluşturdu.
1. Örgüt Yapısı
a. Büro - Örgütün en üst organıdır. Örgüt yönetimi "Büro"nun kararları doğrultusunda gerçekleşir. Büro, görünüşte kollektif liderlik şeklindedir. Kaliforniya'dan, Fransa'dan, İran'dan birer, Lübnan'dan beş üyeden oluşur. Üyeler kendi aralarından birini başkan seçerler. Lübnan iç savaşına kadar Büro, Lübnan'daydı. İç savaş sonunda sırasıyla ABD, Yunanistan ve Fransa'ya taşındı. Bugün tekrar ABD'de olduğu sanılmaktadır. "Büro" üyeleri, yönetim esasları, kararları gizlidir. 1985 yılına kadar, İran doğumlu, Yunanistan'da yaşayan, Hrair Marukiyan'ın Büronun başkanı olduğu bildirilmektedir.
b. Merkez Komitesi - Örgütün üst yönetim organıdır. Büro ile yerel gruplar ve örgütler arasındaki bağı teşkil eder. Ermenilerin nüfus bakımından önemli oldukları yerlerde kurulur. Lübnan ve Fransa'da birer "Merkez Komitesi" olmasına karşılık, ABD'de "Batı Kesimi Merkez Komitesi", "Doğu Kesimi Merkez Komitesi" adı altında iki komite vardır. Pramide benzeyen bu yapının altında yerel örgütler, organlar yer alır. Bunlar, çeşitli "Ermeni temalarını" taşıyan isimlerle anılırlar. Başlıcaları, "Ermeni Gençlik Federasyonu", "Gençlik Örgütü", "Erkek ve Kız Öğrenciler İzci Örgütü" ve "Spor ve Kültür Örgütleri" gibi adlarla kurulmuşlardır.
c. Merkez Komitesi'ne veya Merkez Komitelerine ayrıca propaganda ve yayın; Hukuk; Mali; Askeri; Eğitim ve "Ermeni göçünü denetleme komitesi" adı altında çeşitli hizmet bölümleri bağlıdır. Bunlar daha çok bilgi ve teknik hizmet birimleridir: "Ermeni Devrimci - İhtilâlci - Federasyonu" adı, propaganda etkinlik sağlamak ve özellikle Batı kamuoyunda tepki yaratmamak amacıyla değiştirilmek istenmiş ve Taşnakların siyasi kolu şeklinde "Ermeni Ulusal Komitesi" adını almıştır. Çeşitli propaganda uygulamalarında sanki farklı kuruluşlarmış gibi iki isim de kullanılmaya çalışılmaktadır.
2. Amacı ve Hedefleri
Taşnak, komünist olmayan bir Ermenistan kurulmasını ve Türkiye'nin Ermenilere karşı işlendiği iddia edilen suçlara karşı tazminat ödemesinin sağlanmasını amaçlamaktadır. Taşnak yayın organlarında bu amaç, şu şekilde dile getirilmektedir: "Sevr anlaşması üzerinde durmaya devam edeceğiz. Bu anlaşma davamızın kilometre taşlarından biridir..."
Taşnak'ın nihai amacı ise, "Dört T" şeklinde özetlenebilir: Terör yoluyla soykırım iddialarının tanıtımının yapılması, iddiaların Türkiye tarafından tanınması, Türkiye'nin tazminat ödemesi ve Türklerin işgali altında bulunduğu iddia edilen toprakların Ermenilere iade edilmesi.
3. Stratejileri, Tutum ve Davranışları
Stratejisini görüntüde, "barışçı yollarla amaçlarının gerçekleştirmesi" şeklinde ortaya koyan Taşnak, uzun yıllar öncesine dayanan faaliyetleriyle tam bir terör örgütü gibi hareket ettiğini ortaya koymuştur.
Netikim, "Ermeni Soy Kırımı Adalet Komandoları" adlı terör grubu Taşnak tarafından kurulmuş, örgütün adı daha sonraları "Ermeni Devrimci Ordusu"na şeklinde değiştirilmiştir. Bu grubun bütün cinayetleri ve bombalama olayları Taşnak tarafından planlanmıştır. Ancak Taşnak'ın terör örgütü ASALA'dan farklı bir yanı vardır: ASALA terör eylemlerinde Türk veya başka ülkelerin vatandaşları arasında ayrım gözetmezken; Taşnak ve ona bağlı terör grupları, hedef olarak yalnız Türkleri, Türk vatandaşlarını, Türk temsilcilerini seçmişlerdir.
1982 yılında Los Angeles'teki Türk Başkonsolosunu öldürdükten sonra "Adalet Komandoları"nın yaptıkları "Tek amacımız Türk diplomatları ve Türk kurumlarıdır" açıklaması, bunun en açık kanıtıdır. "Ermeni Devrimci Ordusu"nun 1983 yılında Lizbon'daki Türkiye Büyükelçiliğine yaptığı saldırıda da aynı beyan tekrarlanmıştır.
XIX yüzyıl sonları ve XX. Yüzyıl başlarında Taşnaklar, daha çok Batı yanlısı davranmış ve Batı kamuoyunu etkilemeye çalışmışlardır. Hınçaklar ise Rusya'ya yönelmişlerdir.
1982 ve 1983 yıllarındaki elçilik saldırılarının ardından Taşnak Ermeni örgütünün stratejisi şu şekilde açıklanmıştır:
"Bir kurtuluş hareketinin nihai amacına erişmesi için iki aşama vardır: Birincisi destek üsleri sağlamaktır. Buna "İç propaganda" denilir. İkinci aşama ise, dışarıda tanınma yani dünyanın beğenisini kazanmadır. En azından dünya kamuoyunun davaya eğilmesi sağlanmalıdır. Bu ise, bir başka değimle gösteri eylemleri dönemidir..."
Taşnak'ın nitelikleri, Taşnak Partisi tarihçisi Varanciyan tarafından şöyle açıklanmaktadır:
"Belki de hiçbir ihtilâlci parti, hatta Rusların Nazodovoletz ve İtalyanların Çarbonarileri bile -ki bunlar terörist eylemlerde zengin deneyimlere sahiptirler ve hiçbir şeyden çekinmezlerdi- Taşnak partisi kadar çılgın türde terörist yetiştirememiştir. Yüzlerce silahşör, bomba ve hançerle intikam için yola çıkmış kişi yaratmıştır..."
4. Viyana ve Münih Kongreleri
27 Aralık 1981 tarihinde Viyana'da yapılan 22. Taşnak Kongresi'nde özetle şu kararlar alınmıştır:
- Partinin amacı, birleşik ve özgür bir Ermenistan'ın kurulmasıdır.
- Diğer Ermeni kuruluşları, siyasi komite aracılığıyla baskı yapılarak Taşnak saflarına çekilmelidir.
- Batılı ülkelerle tam bir yakınlık kurulmalıdır.
- Sovyet Ermenistan'ı ile yakın ilişkilere girilmeli ve Ermeni göçü durdurulmalıdır.
1984 yılı sonunda 15 ülkeden gelen parti temsilcileriyle Münih'te yapılan kongrede ise şu kararlar alınmıştır:
- Ermeni davasının tanıtılması için yeni kampanyalar başlatılmalıdır.
- Ermeni davasına siyasi çözüm sağlayacak, çeşitli barışçı ve yasal yallar denenmelidir. Örnek olarak (A.B.D.Ieri kongresinde ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunda girişimlerde bulunularak) Ermeni soykırımınının tanınması sağlanmalıdır.
Bu toplantı sonunda yayınlanan açıklamada ise şöyle denilmiştir:
"Ermeni halklarının meşru haklarını, Türkiye'nin soy kırımını tanımasıyla sağlanmalı, insani ekonomik ve kültürel kayıpların tazmini ve binlerce yıllık Ermeni vatanının yeniden kurulmasını savunmaya devam edeceğiz..."
Her iki kongre kararları da, Taşnak'ın propaganda araçları olarak kullandığı temaları belirlemesi bakımından önemlidir.
5. Destek ve İlişkileri
Taşnak, desteğini daha ziyade ABD'den ve Avrupa devletlerinden almaktadır, ilişkileri ise mümkün olduğu kadar diğer terör örgütleriyle temas etmemek şeklinde bir esasa bağlanmıştır. Adı geçen devletlerin çeşitli teşkilâtlarıyla iliş-kileri vardır. Kilise ve Kiliseler Birliği ile "Ermeni lobileri" ve "Araştırma merkezleri" başlıca destek kaynaklarını teşkil etmektedir.
6. Politik Gelişmeleri
1970 'lere kadar, Taşnak Ermeni terör örgütünde belirlenen ve uygulanan politikalarda esas "Sovyet Ermenistan'ının kurtuluşu ve bağımsızlığı" olmuştur. Bu sebeple, Sovyetler Birliği'ne karşı olan düşmanlıklar öncelik kazanmış, Sovyet Ermenistan'ını tutan veya Sovyet Ermenistan'ını destekleyenlere karşı acımasız bir mücadele verilmiştir. New York'taki Holy Cross Ermeni Kilisesi'nin Başpiskoposunun Noel âyini sırasında bir Taşnak fedaisi tarafından öldürülmesinin nedeni, onun Sovyet Ermenistan'daki durumu onaylamasıdır.
1970 'lerden sonra, Ermeni Cumhuriyeti lider ve kadrolarının ölüm ve diğer sebeplerle ortadan kalkması ve dağılması, Taşnak'ın politikalarında önemli değişikliklere sebep olmuştur. Artık, düşmanlık Türkiye'ye ve Türklere yönelmiştir. Nitekim, 1972 de Taşnakların kurduğu ve teşkilâtlandırdıkları "Ermeni Soy Kırımı Adaleti Komandoları" terör grubu da bu politika gereği harekete geçirilmiştir. Taşnak'ın propaganda organı olan Aztag Şapatoryag gazetesi, "Günümüzde kurtuluş mücadelelerinin de son umut ve çıkış yolu olarak terörizmdir" diyerek yeni dönemin metodunu açıklamıştır.
Ancak, Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği'ne yönelik baskın, Taşnak'a itibar kazandırmadı. Bu olaydan sonra, "Ermeni Soykırımı Adaleti Komandoları" isimli örgütün ismi "Ermeni Devrimci Ordusu" olarak değiştirildiyse de Taşnak için kurtarıcı olmamıştır. Özellikle 1984 tarihinde Taşnak canilerinden Sasunyan'ın tutuklanıp, mahkûm edilmesi Taşnak politikasına önemli bir darbe vurmuştur. Bu süreçte Taşnak, Amerika'da doğan Ermenilerin desteğini yitirmiş; nitekim, "Armenian Reporter" gazetesi, Taşnak partisinin Lübnanlı, dışardan gelen Ermenilerin eline geçtiğini, terörizmi desteklemeyen büyük çoğunluk karşısında âciz kaldığını yazmıştır.
Terörist kolun zayıflaması, Taşnaklar arasında ve özellikle "Büro" ve "Merkez Komiteleri" üst yönetimleri arasındaki çatışmaları artırmıştır. Örgütün üst yönetimi ikiye ayrılmıştır. "Büro"nun güçlü adamları, Lübnan Merkez Komitesinin temsilcileri ve önde gelen yöneticileri, Lübnan'da, öldürülmüşler veya kaybolmuşlardır. 1985 yılının sonlarına doğru artık bir Taşnak bütünlüğünden söz edilemez olmuştur.
Taşnak'ın bu duruma gelmesinde dışardan iki büyük etken rol oynamıştır. Bunlardan birincisi Taşnak yöneticilerinin bazı devletlerin gizli servisleriyle ilişkilerinin açıklanması ve bu servislerin Ermeni kiliselerin bir elde toplama çabalarının ortaya çıkmasıdır. İkincisi ise ASALA - Taşnak mücadelesidir. ASALA, Taşnak yöneticileri için "Ermenilerin kanını emen ve kurutan parazitler" ifadesini kullanmıştır.
7. Yayın Organları
Ermeni komiteleri ve terör örgütleri içerisinde propaganda konusunda büyük deneyimleri ve o nispette destekleri bulunan Taşnak, çeşitli süreli, süresiz yayınlar, satın alınan radyo programları, özel radyolar TV ve video filmleri gibi haberleşme ve yayın araçlarıyla sürekli olarak amaçlarını, hareketlerini, politikalarını dünya kamuoyuna duyurmak imkânını elde etmişlerdir. Birçok devlet bu bakımdan Taşnaklara özel destekler sağlamış ve ilgi göstermiştir.
Taşnak yayın organları içerisinde en önemlileri ABD'de Ermenice yayınlanan "Hayrenik" ve "Asbarez" ile İngilizce yayınlanan "Armenian Weeky"dir.
Bu örgütün, katılanların kısıtlı sayılarına rağmen, Paris, Bükreş, Erivan, Münih gibi yerlerde 22 dünya konferansı düzenlemesi önemli bir propaganda, yayma ve yayılma olayıdır.
ASALA (ERMENİSTAN'IN KURTULUŞU İÇİN ERMENİ GİZLİ ORDUSU)
|
1973-1985 döneminde kendisinden en çok söz ettiren Ermeni terör örgütü ASALA'dır. Kuruluşu, örgüt yapısı ve çalışmaları hakkında kesin bilgiler henüz yayınlanmamıştır. Çeşitli Ermeni kaynakları ve yayınlar ASALA hakkında, bazı şahıslarla ilgili bilgiler vermekte, çoğu kez bu örgütün veya terör grubunun yayınlarından elde edilen sonuçları açıklamaktadırlar. Bunlar ise bu terör grubunun yaymak istediği veya açıklanmasında sakınca görmediği bilgilerdir.
ASALA'nın kuruluşunu, Lübnan olaylarına bağlayan, Lübnan'daki Filistin Kurtuluşu örgütlerinin faaliyetleri içerisinde gören, onlardan esinlenerek ortaya çıktığını savunan görüşler olduğu gibi birkaç Ermeni'nin bir araya gelerek kurdukları yeni bir terör örgütü kurduklarını ve bu örgütün kısa zamanda dönemin en çarpıcı, en etkin terör olaylarını meydana getirdiğini yazan yayınlar da vardır. Bütün bunlar, ASALA'nın kuruluşunu tam olarak açıklamaktan uzaktırlar. ASALA'nın bir örgüt olarak ortaya çıkması şartları bilinmeden ve doldurmuş olduğu boşluk yeterince açıklığa kavuşturulmadan mevcut tereddütler daha uzun zaman devam edecektir.
Her şeyden önce Ermeni terörünün yeni döneminde ilk hareketlerin Taşnak Ermeni terör örgütünün politikaları ve hedefleri gereği olduğu bilinmelidir. Taşnakların tarihi süreç içerisinde ve açıklanan dönemde tamamen batı yanlısı, Türk hedeflerini esas alan, terörü kısıtlı uygulayan bir politika izlediği ve Batı devletlerinden destek ve yardım gördüğü, hatta bunlarla işbirliğinde bulunduğu da çeşitli kanıtlarla açıklığa kavuşmuştur. Esasta bundan başka bir tutum ve davranışta bulunmalarına da yapıları, tarihi gelişimleri uygun değildir.
Bu ortamda boş bulunan bir alan vardır. Marksist - İhtilâlci-Yeni nesilleri yakından ilgilendiren ve özellikle Fransa'daki tabiriyle "Yeni Ermeni direniş örgütleri" gibi cazibeli gelecek, Sovyetler ve Doğu ülkeleriyle ilgili adan boş sanılmaktadır. Gerçekte, bu alan Hınçaklar tarafından çok eski tarihlerden beri doldurulmuş bulunmaktadır. Ve 1960 tan itibaren Hınçak'larda çeşitli görüşlerle yeni terör dönemini hazırlamakta-dırlar. Ancak, ortadan Hınçaklar görülmemekte ve ASALA şeklinde, her şeyi ile yeni sayılmayı isteyen bir terör örgütü çıkmaktadır.
Yeni Ermeni terörünün hazırlayıcı etkenleri dikkate alındığında ve özellikle Hınçakların terör örgütü olarak, amaçları, politikaları, hedefleri incelendiğinde ASALA'nın Hınçakların bir terör grubu olduğu kanısına varılabilir. Ancak, Lübnan şartları, yeni gelişmeler, bu grubu dünya kamuoyu önüne yeni bir Ermeni terör örgütü gibi çıkarmış, bu örgüt üstlendiği terör olaylarıyla tanınmıştır. Gerçekte ise değişen önemli bir durum yoktur. Tarihi süreci içerisinde iki Ermeni terör örgütü gene sahnededir. Birisi, daha belirgindir, kurduğu terör grupları ve timleriyle hareketlidir. Diğeri ise görünmemekte bütün manevi, psikolojik desteğin yanında, her türlü insan gücünü, deneyimini de tahsis ettiği bir Ermeni terör grubu örtüsü altında kalmakta, bu grup daha alt gruplar ve timlerle terörü gerçekleştirmektedir.
KURULUŞU VE ÖRGÜT YAPISI
ASALA, 1975 yılında kurulmuştur. 6 - 7 üyeden oluşan kurucuları içerisinde, terör örgütünün en hareketli iki üyesinden biri olan Agop Agopyan, örgütün bilinen lideridir. İkincisi ise cinayet eylemlerini bizzat gerçekleştiren, terör olaylarının faili bulunan ve Agop Agopyan'ın yokluğunda örgütün ayakta kalmasını sağlayan Agop Tarakçıyan'dır, 1981'de ölmüştür. Agopyan ise çeşitli yaralanma, tedavi gibi sürelerin dışında örgütün lideri olarak kalmıştır. Filistin Kurtuluş Örgütlerinin elemanı olarak tanınmış ve "Mücahit" ismini taşımıştır.
Örgütün yapısı, geleneksel Ermeni terör örgütleri modeline uygundur. Lûbnan Merkez Komitesi, örgütün üst yönetimini üstlenmiştir. Özellikle, 1980 yılında bu komite, Lübnan'da önemli bir şekil almış ve "Büro" niteliğine bürünmüştür. Merkez Komitesine bağlı olarak; Siyasi Komite, Mali Komite, Propaganda ve Yayın Komitesi, İstihbarat Komitesi ve Askeri Komite gibi alt kuruluş ve organları vardır. Askeri komite, eylem timlerinin de bağlı olduğu bir organ niteliğindedir.
AMAÇ VE HEDEFLERİ
ASALA, 1981 yılı sonunda açıkladığı "siyasi programıyla" amaçlarını ve hedeflerini dünya kamuoyuna yayınlamıştır. Buna göre ASALA'nın amacı: "Demokratik, sosyalist ve devrimci bir hükümetin önderliğinde birleşmiş bir Ermenistan'ın kurulmasıdır." Burada tanımlanan hükümetin neresi olduğu da açıkça anlaşılmaktadır. Sovyetler Birliği ve sosyalist devletlerden her türlü yardım istenmekte ve "Sovyet Ermenistan'ı halkın uzun savaşı için bir üs olarak" kabul edilmektedir.
Siyasi programda düşmanlar, iki grupta toplanmaktadır. Bunlardan birincisine "yerel gericiler" denilmektedir ki, bunlar, ASALA karşısında yer alan veya yanında bulunmayan Ermenilerdir. Taşnak da bu grupta yer almaktadır. İkincisi düşman grup ise, "Uluslararası emperyalizmin desteklediği Türk emperyalizmi" olarak gösterilmektedir.
ASALA, "Ermeni topraklarının"(!) kurtarılması için temel yolun, devrimci şiddet eylemlerinden geçtiğinin kabul ve ilan etmektedir. Programına göre; ASALA, üstün sınıfların hegemonyasını reddedenleri destekleyecek ve uluslararası devrimci hareket içinde koalisyonlar kurulup güçlenmesine çalışılacaktır. Bunun için şiddet ve terör vazgeçilmez yöntemdir.
ASALA'da amaçların gerçekleştirilmesi için terör eylemlerinin özellikle Türklere veya Türk dostlarına uygulanması, resmi veya özel şahısların seçilmesi önemli değildir; "terör bir olaydır ve önemli olan olayın boyutu"dur. Hedefler ikinci planda kalabilir. Bu nedenle katliamlar, büyük yankı uyandıracak öldürmeler, bombalamalar ön plana geçmekte; öldürülenlerin çocuk, kadın, Türk veya başka bir milletten olmaları önemli sayılmamaktadır. Ancak, her defasında öncelik Türklere ve Türkiye'ye uygulanacak terör eylemlerine verilmiştir. Ankara - Paris Havaalanlarının, İstanbul, Kapalıçarşı'da girişilen saldırı ve katliamların Orly saldırısının sebepleri, tamamen "olayın" çapı doğuracağı etki ve yankıdır.
STRATEJİLERİ, TUTUM VE DAVRANIŞLARI
ASALA'nın temel stratejisi, dünyadaki ilerici Ermeni hareketlerini bir noktada (Lübnan'da) toplamak ve bir merkezden yönlendirmektir. Kısaca, ilerici Ermeniler ASALA çatısı altında birleşecek ve "ASALA Halk Hareketi"ni başlatacaktır. Bu suretle, Ermenilerin ilerici güçleri, birbirleriyle resmi işbirliğine girebilecekler ve güçlerini birleştireceklerdir.
ASALA stratejisinin bu bölümünü 1981 yazında, dünyadaki tüm ilerici Ermenileri Lübnan'da toplantıya çağırmakla uygulamaya çalışmıştır. "İlerici" deyimi "Sosyalist - Marksist" anlamında kullanılmaktadır.
Stratejinin ikinci bir aşaması da, bu güç birliğinin sosyalist hükümetlerinde yardımıyla terörü yayarak, savaş dönemini başlatmasıdır. Ermeni terörü, Ortadoğu'daki kurtuluş mücadelelerinin bir parçasıdır ve Türkiye'nin bütünlüğüne yönelmiş her hareketle bütünleşebilir. Bu stratejinin sonucu olarak ASALA-PKK işbirliği meydana gelmiştir.
POLİTİK GELİŞMELER
1975 yılında kurulduğu kabul edilen ASALA'nın politik gelişmeleri iki safhada değerlendirilmelidir. ASALA, 1979 yılında Paris Ermeni Konferansı sırasında sağladığı yeni güçlerle kuvvetlenmiştir. Bu süreç 1981'de zirveye çıkmış, ancak örgüt 1983 yılında ikiye bölünmüştür.
ASALA'nın ilk eylemi, kurucularından Agop Tarakçıyan'ın 16.2.1976 tarihinde Beyrut Türk Büyükelçiliği Başkâtibi Oktay Cerit'i öldürmesidir. ASALA, 1979 yılına kadar, Filistinlilerin kendi aralarındaki çatışmalara karışmış ve lider Agopyan yaralanmıştır. 1979 yılında Paris'te toplanan Ermeni Konferansı sırasında, Fransa'daki Ermeni teröristlerle irtibat kurulmuş; böylece örgüte yeni elemanlar katılmıştır. Bunların içerisinde en ünlüleri Alex Yenikomşiyan ve Monte Melkiyan'dır.
1981 yılında birçok terör olayı gerçekleştiren ASALA, bir taraftan İsviçre'yi, diğer taraftan Fransa'yı tehdit etmeye, başlamıştır. Fransa'daki "Yeni Ermeni Direniş Örgütü", Kanada'daki "Azad Hay" ve İngiltere'deki "Gaitzer" grupları ASALA'ya katıldıklarını ilan etmişlerdir. Terörün büyük bir etkinlik ve yaygınlıkla devam ettiği bu yıllar içinde merkez kadrosunda ihtilâflâr başlamıştır. ASALA'nın masum insanlara da yönelmiş olan terör eylemleri, örgütün dünya kamuoyundaki konumunu derinden sarsmıştır.
İsrail'in Lübnan'ı işgaliyle ASALA yöneticileri, Filistinlilerle birlikte Lübnan'ı terk etmek zorunda kalmışlardır. Örgüt, Temmuz 1983 tarihinde ikiye bölünmüştür. Bunlardan Agop Agopyan Grubu, Yunanistan ve Ortadoğu'ya yerleşmiş; kadın-çocuk ayırımı yapmadan terör eylemlerine devam etmiştir. Bu dönemdeki en çarpıcı eylemi, Orly katliamıdır.
Örgütün Batı Avrupa'daki grubu ise, "ASALA devrimci hareketi" ismini almıştır. Daha ılımlı bir yol izleyen bu grup, terör eylemlerinde yalnızca Türk hedeflerine yönelmiştir. Bu hareketin önde gelen liderlerinden biri Monte Melkoyan, diğeri ise Ara Toranyan'dır. Toranyan, Merkezi Paris'te bulunan "Ermeni Ulusal Hareketi" adlı grubun liderliğini yapmıştır. Bu grup, Orly saldırısını "tamamen faşist bir saldırı" olarak nitelemiştir.
Melkonyan ise Ermeni mücadelesinin siyasi zeminini oluşturmayı amaçladığını açıklamıştır. Buna göre harekâtın iki yönü vardır: 1) Ermenileri harekete geçirmek, 2) Türkiye'ye karşı harekete geçmiş diğer güçlerle işbirliğinde bulunmak. İran doğumlu Melkoyan, ikinci aşamada "ittifaklar" kurma stratejisini ileri sürmüştür.
Bu arada Agopyan da faaliyetlerini devam ettirmiştir.
DESTEK VE İLİŞKİLERİ
ASALA, amaçları ve izlediği politikalar gereği üç yönlü destek bulmuştur. Bunlar şöyle sıralanabilir:
- Sovyetler - Doğu Bloku ve Sosyalist ülkeler,
- Türkiye'yi dış ve iç tehdit ve terörle yıpratmayı jeopolitik beklentileri bakımından politikalarının esası sayan Yunanistan, Suriye gibi ülkeler,
- Komünist partiler, dolaylı olarak Hınçak Ermeni terör örgütü ve sempatizanları, karşı görüşlere sahip bulunsalar da Ermeni kiliseleri.
ASALA'nın ilişkileri, uyguladıkları stratejiye paralel olarak, Türkiye için tehdit oluşturan kesimlerle yoğunlaşmıştır. Bunlar 1975 -1980 evresi içinde Filistin Kurtuluş Örgütü, Komünist partileri eylem grupları ve bazı devletlerin gizli örgütleridir. 1980 yılında Nisan ayında Sidon/Lübnan'da yapılan PKK ile ortak eylem anlaşmasıyla ASALA ilişkilerini genişletmiştir. Bu yolla ASALA-PRK arasında görüş ve eylem birliği kurulmuştur.
1983 yılından sonra başlayan evrede ise ASALA ilişkileri Monte Melkoyan'ın stratejine uygun şekilde gelişmiş, Türkiye içinde terörün uygulanmasına ağırlık verilerek, bu stratejiyi doğrudan veya dolaylı şekilde eylemleştirecek imkân ve kabiliyette bulunan her örgütle ilişkiler kurulması esas alınmıştır. Bunların başında gene PKK ve benzeri kuruluşlar ile TKP ve diğer komünist örgütler gelmektedir.
YAYINLARI VE HABERLEŞME ARAÇLARI
ASALA'nın en önemli ve resmi yayın organı "HAYASTAN"dır. Ayrıca, "Hay-Baykar", "Armenia" ve Londra'da yayınlanan "Kaytzer" adlı dergiler de yayın organlarının başlıcaları arasındadır.
ASALA ilk radyo yayınlarını 1981 de Beyrut'ta başlatmış, "Lübnanlı Ermenilerin Sesi" adı altında günde bir saatlik yayınlar yapmıştır. Bunların dışında, ilişkili olduğu ülkelerin haberleşme araçları da ASALA'ya yayın yönünden destek sağlamaktadırlar.
YOĞUN FAALİYET ALANLARI
ASALA Ermeni Terör Örgütü, şimdiye kadar Türk Temsilciliklerine yönelik silahlı eylemlerini en çok Fransa'da gerçekleştirmişlerdir. Lübnan'dan sonra en büyük hareket üssü olarak bu ülkeyi kullandıkları gözlenmektedir. Bu ülkede hareket serbestliği bulunan Ermeni militanlar, Fransız yönetiminden ve çeşitli Ermeni kuruluşlarından almış oldukları büyük destekle rahatlıkla eylem yapabilmektedirler. Ayrıca ABD, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi, Suriye, İran ve Kanada gibi devletlerde de faaliyetlerini sürdürmektedirler.
ÖRGÜTÜN SON DURUMU VE KOPMALAR
ASALA'nın, İsrail işgali nedeniyle Lübnan'daki 3 eğitim kampını kaybettiği, İtalyan makamları arasındaki görüşmeleri aracılık eden bazı Filistinli yöneticilerin ASALA'yı arkadan vurmaya çalıştıkları, gerici Ermenileri kiralayarak ASALA'ya karşı kullanmak istedikleri, ASALA liderlerinden Agop AGOPYAN tarafından Beyrut'un Batı kesiminde yaptığı röportajın radyoda yayınlanan metninde ifade edilmiştir.
ASALA'nın merkezlerinin; Lefkoşe'nin Rum Kesimi, Atina ve Şam olarak üç ayrı mihraka bölündüğü haberinin alındığı, ayrıca, Tahran'da Ermeni cemaati içinde teşkilatlanmış oldukları, İsviçre Dışişleri Bakanlığı'nca bildirilmiştir.
Filistin Saika Örgütü Siyasi Daire Başkanı, ASALA militanlarının Cezayir, Tunus, Sudan ve Kuzey Yemen'e gittiklerine dair bazı haberleri duyduğunu ifade etmiştir. Bu arada, l980 yılında İngiltere'de kurulmuş bulunan ve çeşitli ülkelerden bağışlar yapılan ASALA'nın yan kuruluşu olan Siyasi Mahkumları Destekleme Komitesi ise dört prensipte çalışmaktadır.
Bunlar; mahkumlara maddi ve manevi yardım, cemaat içinde propaganda, cemaat dışında propaganda, Ulusal Kurtuluş Harekatı'na yardım şeklindedir.
ASALA Örgütü Lideri Agop Agopyan tarafından Türkiye'de eylem yapmakla görevlendirilen Monte Melkonian l983 tarihinde İstanbul Kapalı Çarşı olayını gerçekleştirerek, kız arkadaşı Suzy Mashararjıan ile birlikte kaçmayı başarmıştır.
l5 Temmuz l983 tarihinde Orly Havaalanı THY Bürosu Eşya Kontrol Bölümü'ne bir bavul içerisine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu Türk vatandaşı Halit Yılmaz ile birlikte 8 yabancı ölmesi ve 20'si ağır olmak üzere 56 kişinin de yaralanması olayını telkin eden Monte Melkonian, ASALA'nın bu hareketini kör terörizm olarak değerlendirerek, Ağustos l983 tarihinde ASALA'dan ayrıldığını ve ASALA/DEVRİMCİ HAREKETİ adlı örgütü kurduğunu açıklamıştır. Orly Havaalanı olayını Ulusal Ermeni Hareketi Lideri Ara Toranyan da telkin ederek, bundan böyle ASALA'dan desteğini çektiğini açıklamıştır.
ASALA Lideri Agop (Hagop) Agopyan'ın 28 Aralık l988 tarihinde Atina'da öldürülmesinden sonra örgüt ASALA-MR (DEVRİMCİ HAREKET), ASALA-PMLA (HALK HAREKETİ) ve SASSOON diye üç gruba bölünmüş, l9 Aralık l99l tarihinde Türkiye'nin Budapeşte Büyükelçisine karşı girişilen saldırıyı SASSOON adlı grup üstlenmiştir.
ASALA-PMLA'nın, Yunanistan'ın Egina adasında bir gizli askeri üssü bulunduğu, burada PKK örgütü mensuplarına da askeri eğitim verildiği ve eğitimi Yunanlı General Matafias'ın bizzat verdiği öğrenilmiştir.
Lübnan'da ise ANJAR Kasabasında "Ermeni İzciler Derneği" olarak tanıtılan askeri bir karargahları olduğu; yine, BAR ELLIAS'da (Bekaa Alanı) ASALA ve JRA militanlarının silahlı eğitim yaptıkları, Kıbrıs Rum Kesimi'nde ASALA mensubu yaklaşık 60 kişinin bulunduğu, bunların Rum Ordusu denetimi altında EYANAPA bölgesinde bir kamplarının bulunduğu ve sorumlu Harout Ağbachyan'ın PKK ve DEV-SOL ile iyi ilişkiler içerisinde olduğu bilinmektedir.
ASALA-MR ASALA'dan koparak 1983 Eylül ayında Fransa'ya geçen Monta Melkonian (Meykonyan) ASALA-Halk Hareketinin Askeri Aparatı ASALA-İhtilalci Hareketi (ASALA-MR) örgütünü kurduğunu açıklamıştır. Fransa hükümeti ile bozulan ilişkileri düzeltmek en önemli amaçları olmuştur. Eylemleri Türkiye'de yapacağı düşünülürken ASALA-MR Kuzey Amerika ve Batı Avrupa kanadını tamamen kontrolü altına almış, bu bölgedeki militanları kendi safına çekmiştir. Melkonian, 1993'te Dağlık Karabağ'da Azeriler'le çarpışırken öldürülmüştür.
JCAG ASALA ve Hınçak Partisi'ne rakip olarak Taşnak Partisi ve bunun ABD uzantısı Ermeni Devrimci Federasyonu tarafından 1975 yılında Beyrut'ta kurulmuştur. Örgüt Taşnak Partisinin Askeri Aparatı olarak faaliyet göstermekte olup, ilk defa 22 Ekim 1975 tarihinde Viyana Büyükelçimiz Daniş Tunalıgil'in öldürülmesi olayı ile adını dünya kamuoyuna duyurmuştur. Örgütün amacı, bağımsız Büyük Ermenistan Devleti'ni kurmak olarak açıklanmıştır.
ARA Fransa'da kurulmuş olup ilk defa 14 Temmuz tarihinde Brüksel Büyükelçiliğimiz İdari Ataşesi Dursun Aksoy'un öldürülmesi olayını ASALA ve JCAG ile birlikte üstlenerek adını duyurmuştur. ARA'nın ırkçılığı savunduğu, ASALA'nın metodlarına ve fikirlerine tamamen karşı olduğu, Taşnak Partisi-Ermeni Soykırım Adalet Komandoları (JCAG) ve ASALA haricindeki Ermeni Terör Örgüt ve kuruluşları tarafından da desteklendiği, teorik ve pratik olarak JCAG'nin paralelinde hareket ettiği bilinmektedir.
|
| | BÜYÜK ERMENİSTAN HAYALİ
|
"Büyük Ermenistan" Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan tarafından ortaya atılmıştır. Halep doğumlu olan Ter-Petrosyan'ın geçmişi ve düşünceleri, SSCB döneminde ülkede faaliyet gösteren tek siyasî parti olan Ermenistan Komünist Partisi'nin (1) ilkelerine dayanmaktadır.
Ter-Petrosyan, Dağlık Karabağ meselesini alevlendiren ve 1987 yılından itibaren Ermenistan'da yoğunluk kazanan nümayişlerin baş organizatörüdür. Onun Dağlık Karabağ'ın Azerbaycan'dan ayrılarak Ermenistan'a bağlanmasını sağlamak amacı ile Şubat 1988'de kurduğu "Karabağ Komitesi", 1989 Kasım'ında ad değiştirerek "Ermeni Millî Hareketi" adını almıştır.
Partileşme sürecinde, Mayıs 1990 seçimlerinde en fazla oyu toplayan ve 4 Ağustos 1990 tarihinde Ermenistan Yüksek Sovyet Başkanı seçilen Ter-Petrosyan, Cumhurbaşkanlığı seçimini kazandıktan sonra, 1991 yazında Ermenistan'ın bağımsızlığını ilân etmiştir. 21 Aralık 1991 tarihinde Alma-Ata (Almatı) Deklarasyonu'nu imzalayarak Bağımsız Devletler Topluluğu'na katılan Ermenistan, 1992 başında da AGİK (AGİT) ve Birleşmiş Milletler'e üye olmuştur.
Aynı dönemde, Ermenistan Cumhuriyeti, milletlerarası antlaşmaları, kendi yükümlülüklerini, Helsinki ve AGİT ilkelerini çiğneyerek, Azerbaycan Cumhuriyeti'ne bağlı bir özerk bölge olan Dağlık Karabağ'ı fiilen işgal etmiştir. İşgalin de ötesinde buradaki Azeri Türkleri'ne karşı açık bir soykırım uygulamıştır(2).
Ter-Petrosyan, 1990 seçimlerindeki ilk demecinde, milletlerarası kuruluşlara, sözde 1915 Soykırımı'nı tanımaları çağrısında bulunmuştur(3).
Ter-Petrosyan, 8 Ağustos 1994 tarihinde, ABD Başkanı Bill Clinton'ı Beyaz Saray'da ziyaret etmiştir. Toplantıya katılanlar arasında, Taşnak Partisi liderleri ile Ermeni kilise mensuplarından Papaz Rafael Andonyan, Başpiskopos Mesrob Aşcıyan, Başpiskopos Hayag Barsamyan ve Başpiskopos Vahe Hovsepyan yer almışlardır. Burada konuşulan ağırlıklı konular, Türkiye'nin ve Azerbaycan'ın Ermenistan'a çıkardığı güçlükler ile sözde Ermeni soykırımının tanınması olmuştur(4).
Ter-Petrosyan'ın Clinton ziyareti, dikkat çekici olmuştur. Çünkü son on yıl içinde, bir ABD Başkanı tarafından ilk defa böyle bir toplantı yapılmıştır. Ayrıca, bir ABD Başkanı ile Ermeni liderleri arasında sözde Ermeni soykırımının tartışılması, yeni bir durum olarak değerlendirilmiştir.
1979 PARİS KONGRESİ
|
1. Dünya Ermeni Örgütleri Kongresi, Paris'te 3 - 6 Eylül 1979 tarihinde toplanmıştır. Bu kongreye ASALA önemli bir güçle katılmış ve kongrede etkin rol oynamıştır. Kongre, Fransa'daki Ermeni ihtilâlci güçler üzerinde etkili olmuş, özellikle terör örgütlerine katılma sağlanmıştır. Kongrenin amacı; "dünyadaki Ermenilerin bir fikir etrafında, bir bayrak altında toplanması ve örgütlenmesiyle, siyasi ortamın değerlendirilip toprak taleplerine yönelinmesi" şeklinde özetlenebilir.
Kongrede sunulan bazı önemli öneriler şunlardır:
- Parti ve mezhep çekişmelerine son verilmeli bir "Merkez Komite" kurulmalıdır.
- Diaspora Ermenilerinin asimilasyonuna son verecek önlemler alınmalıdır.
- Eylem ve uygulamalarda ihtiyaç duyulan askeri teorisyenler ve stratejistler sağlanmalıdır.
Kongrede alınan kararlar ise şunlardır:
- Pan-Ermenizm hareketi hızlandırılacak, Ermenilik kavramı Diaspora çerçevesinde politize edilecek ve dünyada bir "Ermeni gücü" yaratılacaktır.
- Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ndeki Ermenilerin, Ermeni sorunlarına yardımcı olmaları imkânları araştırılacak ve gerekli katkıların sağlanmasına çalışılacaktır.
- Toprak istek ve talepleri doğrudan Türkiye'den yapılacaktır.
- Ermeni kilisesi milli karaktere kavuşturulacaktır.
- Bir Ermeni Bankası kurulması çalışmaları başlamalıdır.
- Merkez Büroları kurulmalı, yayın ve haberleşme imkânları geliştirilmelidir.
Paris Kongresi sonunda, şiddet eylemleri ve terör olayları artmış, ASALA taze kan sağlayarak daha da güçlenmiştir. Bütünleşme çabalarında etkin bir dönem başlamış, silahlı eğitim faaliyetleri çeşitli merkez ve yerlerde artırılmıştır.
1985 SEVR KONGRESİ
|
7 -13 Temmuz 1985 tarihinde Sevr'de toplanan ve adına "III üncü Dünya Ermeni Örgütleri Kongresi" denilen kongrede temel amaç, hazırlanan "Ermeni Anayasasının" kabulü idi. Bu suretle, Ermenileri dünya çapında temsil edecek bir "Birliğin" oluşturulmasına çalışılacaktı. ASALA'nın katılmadığı, Ermeni terör örgütlerinin resmen temsil edilmediği Kongre'de, Taşnakların temsil niteliği uzun tartışmalara sebep oldu.
Kongrede getirilen bazı öneriler ve alınan kararlar şunlardır:
- "Tek Ermenilik, tek amaç, tek mücadele, tek ses" bir slogan halinde önerildi ve kabul edildi.
- Sevr'in geçerli, Lozan'ın geçersiz olduğu ileri sürüldü.
- ASALA desteklenmemeli önerisi kabul edildi.
- Türkiye'ye karşı sürekli savaşın devam edeceği önerildi, kabul edildi.
- Türkiye'nin yayılmacı politikasına karşı Yunanistan'ın ve Kıbrıs Rumları'nın sürdürdükleri savaşın desteklenmesi önerildi, kabul edildi.
- Kongrenin, "Sürgündeki Filistin Ulusal Konseyine" benzer bir nitelik taşıması önerisi, gerekli gelişmelerin izlenmesi suretiyle kabul edildi.
Sevr Kongresi'nde alınan kararlar ise şunlardır:
- Kongre, hazırlanan ve bir. Anayasa niteliği verilen "Ermeni Anayasası" metnini kabul etti.
- Kongre, amaçlara erişebilmek için. çok yönlü bir stratejinin uygulamaya konulmasını da kabul etti. Buna göre;
- "Türk sömürgeciliği ile mücadele için, Ermeni ve diğer halklar arasında olduğu kadar, Ermeni ulusal kurtuluş hareketiyle Türkiye'deki ilerici -devrimci- hareketler arasında da ittifaklar kurulması" ve "Ermeni halkının mücadelesinin kaçınılmaz olarak baskı altındaki öteki halkların davasıyla bağımlı olduğu"nun bilinmesine karar verildi.
- "Dünya Ermeni kongresi, kendisinin herhangi bir devlet ya da güçle ilişkisinin bulunmadığım ilan ederken, Ermeni halkının mücadelesine saygı duyan ve destekleyenlerin yardımlarını kabul edeceğini" de kararlaştırdı.
- Kongre, Lozan Antlaşmasında imzası bulunan devletlere, Birleşmiş Milletler'e, Sovyetler Birliği'ne, Sovyet Ermenistan'ı Cumhuriyetine, ABD'ye, Avrupa Konseyine, Bloksuzlar hareketine başvurarak, "Ermeni halkının sömürgeciliğin kaldırılmasından yararlanmayan tek halk olduğunun" bildirilmesine karar verdi. Ve bu karar uygulandı.
- Kongre, Türkiye'nin 1915 soy kırımını kabul etmesi için zorlanmasına ve böyle bir kabul halinde topraklarının kurtarılması yolunun açılacağına inanarak, bu niyetini kullanmaya karar verdi, gerekli yerlere bildiriler dağıtıldı, başvurular yapıldı.
- Kongre, Sovyet Ermenistan'ında Ermeni kültürünün korunmasına yardımcı olduğu için Sovyetler Birliği'ne teşekkür eden bir kararı kabul etti.
Kongrede Sovyetlerin soy kırımını kabul etmesi ve Zrtisan'ın 1985 tarihli Pravda'da bu hususta bir makale yayınlanmış olması övgü ile anılırken, soykırım tasarısının kongreden geçmesini sağlayamadığı için Amerika yönetimi eleştirilmiştir.
| | 1983 LOZAN KONGRESİ
|
Ermeni terörünün büyük boyutlara vardığı, dünya kamuoyunun giderek Ermenileri ve teröristleri kınar hale geldiği bir ortamda toplanan Lozan Kongresi, "Ermeni siyasi görüşlerini birleştirmek ve tek doğrultuda hareket etmelerini sağlamak" amacını taşıyordu. ASALA'nın katılmadığı kongrede şiddet yanlıları azınlıkta kaldı. Kongre sonunda Taşnaklarda ve ASALA'da bölünmeler görüldü. Alt terör tim ve grupları zaman zaman başı boş yeni örgütler şeklinde harekete giriştiler. Büyük bir kısmı tasfiye edildi, tutuklandı ve mahkum edildi.
Kongrede gündeme gelen önemli konu ve öneriler şunlardı:
- Bir kurucu heyet oluşturulmalı, temel politikalar saptan-malı, toprak taleplerinin esasına ilişkin görüşler belirlenmeli, bu istek bir esasa bağlanmalı.
- "Milliyetçi, demokratik düşüncede bir ulusal kurtuluş hareketi oluşturulmalı."
- Bu kongreler, Dünya Yahudi Kongrelerine benzer ve onun gücünde, demokratik parlamenter bir niteliğe ulaştırılmalıdır.
Lozan Kongresi'nde şu kararlar alındı:
- Kongrelerin demokratik, parlamenter bir niteliğe ulaştırılması için gereken hazırlıklar yapılacak ve bir "Anayasa" hazırlanacaktır.
- Kurucu heyet, hem Anayasa hazırlıklarını yapacak, hem de çeşitli siyasi görüşlerin sentezini oluşturacak çalışmalarını bu metne katacaktır.
- Kongre çalışmaları, bir bildiri ile dünya kamuoyuna açıklanacaktır.
Lozan Kongresi, çeşitli tartışmalarla kapanmış ve büyük bir keşmekeşlik görülmüştür. Ilımlılar kongreye hâkim olsalar da, önemli gelişmeler sağlayamamışlardır. Kongreden sonra çatışmalar devam etmiş ve bölünmeler başlamıştır.
| | ERMENİ ANAYASASI
|
"Üçüncü Dünya Ermeni Kongresi" olarak da anılan 1985 Sevr Kongresi'nde kabul edilen Ermeni Anayasası'nın takdim konuşmasını yapan Kongre Başkanı Rahip James Karnuziyan, Ermenilerin bölünmelerinden büyük sıkıntı çekildiğini açıklayarak, bu sıkıntıların giderilmesini ve birliğin sağlanmasını gerçekleştirmek için "birleşik bir grup" olmaktan başka çare bulunmadığını, Anayasa denilen metnin bu amaca yönelik bütün görüşleri kapsamı içerisine aldığını anlatmıştır.
Tarafsız gözlemciler, Anayasanın uygulanması halinde, "Ermeni davası için mücadele veren her türlü kuruluşun ve örgütlerin, Ermeni Kongresi'nin şemsiyesi altında toplanacağını" açıklamışlardır. Anayasa'da "Ermeni Kongresi"nin amaçları genel olarak şöyle anlatılmıştır:
- Dağınık halde bulunan Ermenileri birleştirmek ve bir yapı oluşturmak.
- Kongreyi, dünyanın tanımasını sağlamak.
- Türk işgali altındaki Ermeni topraklarını (!) kurtarmak için tüm siyasi ve diplomatik yolları kullanmak.
- Ermenilerin vatanlarına dönüşlerini örgütlemek ve bunun için hazırlıklar yapmak.
- Kongre merkezi İsviçre'de bulunacak.
- Ermeni Ulusal Konseyi, Genel Kurul, Yönetim Konseyi gibi kuruluşlar oluşturulacaktır.
ERMENİ KONGRELERİNİN HEDEFLERİ
|
Ermeni Sorununun tarihi süreci içerisinde, Ermeni terör örgütlerinin, kiliselerin ve bazı devletlerin dolaylı şekilde özendirmeleri, talepleri veya davetleriyle çeşitli Ermeni kongrelerinin toplandığı bilinmektedir. Bunların büyük bir kısmı Taşnak veya Hınçak Ermeni terör örgütlerinin gerçekleştirdiği kongrelerdir.
Belirli bir zamana bağlı kalmadan, gerek kendi üyelerini, gerekse konuyla ilgili Ermenileri, kilise temsilcilerini bir araya getiren bu toplantılarda o günün şartları, durumları ve örgütlerin imkânları, faaliyetleri üzerinde bir forum niteliği taşıyan görüşmeler yapılır, çoğu kez uygulanmayan ve hemen bölün-melere, çatışmalara sebep olan kararlar alınırdı.1973 - 1985 yılları arasında Yeni Ermeni terörü döneminde de "Dünya Ermeni Kongreleri" veya "Dünya Ermeni Örgütleri Kongreleri" adı altında, 1979'da Paris, 1983'te Lozan ve 1985'te Sevr kentlerinde toplantılar yapıldı. Ve dünya kamuoyuna, Ermeni topluluklarına, Ermeni terör örgütleri mensuplarına çeşitli mesajlar iletilmeye çalışıldı. Rahip James Karnuziyan'ın başkanlığındaki I985 yılında yapılan kongrede de "Ermeni Anayasası" başlığını taşıyan bir metin kabul edildi.
Açıklanan dönemde yapılan kongrelerin temel amaçları "Ermeniler arasında birlik ve beraberliğin sağlanması", "Siyasi istek ve taleplerin bir merkez tarafından yapılması", ve "Ermeni terör güçlerinin bir çatı altında toplanması ve güç birliği" şeklinde ortaya konuldu. Büyük bir propaganda ve psikolojik harekât uygulamasına yönelik bu faaliyetlerin dün-ya kamuoyuna yansıtılması ön plana çıkarıldı. Ermenilerin de yapılan faaliyetlerden etkilenmeleri ve terörle veya diğer uygulamalarla bağlarının kurulması sağlanmaya çalışıldı.
Bu kongrelerde izlenen diğer bir amaç da, ayrı ayrı, olsalar da Ermeni terör örgütlerinin stratejilerinde uyumun ve gelişmenin gerçekleşmesiydi. Bu suretle bütün terör ve uygulamalar dünya Ermeni camiasının ortak istekleri şekline sokulabilecek, güç ve gereğinde cephe birliği sağlanacaktı. Bu kongrelerdeki ortak özellikler şunlardır:
- Bütün kongrelerde silahlı mücadele tartışmaları ön plana geçmiştir. Bu mücadeleyi uygun bulanlarla - bulmayanlar arasındaki tartışmalar zamanla Ermeni terör örgütlerinin bölünmelerine sebep olmuştur. ASALA, 1979 tarihli Paris Kongresinden sonra diğerlerine katılmamış veya sokulmamıştır.
- Bütün kongrelerde alınan kararların uluslararası kuruluşlara gönderilmesi ve bu kararların çeşitli düzeylerde uluslararası forumlarda ele alınıp tartışılması kararlaştırılmış ve bu imkânlar aranmıştır.
- Ermenilerin bir çatı altında toplanması ve temsili önemli konulardan biri olmuş, ancak bunun nasıl gerçekleşeceği hususunda ortak bir görüşe varılamamış, Anayasa denilen metinde bir hazırlık dönemini ön görmüştür.
- Kongrelerde üye sayıları giderek azalmıştır.
Kongrelerde görüş ayrılıkları açıkça gözlenmiş, ancak bunu giderecek somut önlemler alınamamıştır.
ERMENİ TALEPLERİ VE PROPAGANDASI
|
Sözde soykırım iddialarının dünya kamuoyu gündemine oturması için tarih boyunca sürekli olarak isyanlar ve terör eylemlerini bir propaganda aracı olarak gören Ermenilerin "Büyük Ermenistan"a ulaşmak yolundaki ilk hedefleri "Dört T Planı" olarak adlandırılabilecek olan gayelerine ulaşmaktır. Dört T Planı, şu dört kavrama dayanmaktadır: Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak... Yani, sözde Ermeni sorunu tüm dünyada terör yoluyla "tanıtılacak", sözde iddialar dünya kamuoyunca kabul edilip Türkiye tarafından "tanınacak", sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" ve "toprak" alınacaktır!...
Plana mesnet oluşturan Ermeni iddiaları ise şunlardır:
- Türkler Ermenistan'ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını ellerinden almışlardır.
- Türkler 1877-78 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak katliama tabi tutmuşlardır.
- Türkler 1915 yılından itibaren Ermenileri planlı şekilde soykırıma tabi tutmuşlardır.
- Talat Paşa'nın Ermenilerin soykırıma tabi tutulması konusunda gizli emirleri vardır.
- Soykırımda hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 1,5 milyondur.
Bu iddiaların hepsi de objektif bir inceleme karşısında dayanaksız kalmaktadır.
Şöyle ki;
- Türklerin Anadolu'ya ilk ayak bastıklarında bağımsız bir Ermenistan devletinin mevcut olmadığı, dolayısıyla da Ermenilerin topraklarının ellerinden alınması gibi bir durumun söz konusu olamayacağı açıktır.
- 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra Ermenilerin çıkarttıkları isyanlara ve giriştikleri katliama da yukarıda yer verilmiştir. Ermenilerin bu tutumunun Batı dünyasındaki propagandalarına bir zemin hazırlamak amacıyla benimsenmiş bulunduğu da artık açıklığa kavuşmuş bulunmaktadır.
- 1915 yılındaki olayların kendisini arkadan vuran Ermenilere karşı Osmanlı Hükümeti'nin uygulamaya koyduğu bir tehcir işleminden ibaret olduğuna da keza daha önce işaret edilmiştir. Kaldı ki "soykırım" kavramının bu husustaki Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ndeki tanımlamasına göre, soykırım suçunun oluşması için bir hükümetin bir ırkı ortadan kaldırmak yönünde bir niyetinin bulunması şartı aranmaktadır. Oysa, Osmanlı Hükümeti'nin Ermeni ırkını ortadan kaldırmak gibi bir niyetinin bulunduğunu gösteren hiçbir işaret olmaması bir yana, tam tersine tehcire tabi Ermenilerin güvenlik ve refahının eksiksiz olarak sağlanmasına yönelik hükümet emirlerinin varlığına yukarıda işaret edilmiştir. Öte yandan, Osmanlı arşivlerinin önemli bir bölümü tarihçilerin incelemesine açılmış bulunmakta ve tasnif yapıldıkça peyderpey açılmaya devam etmektedir. Bu belgelerin incelenmesi de Ermeni iddialarının asılsızlığını ortaya koyacaktır.
- Talat Paşa'nın Ermenilerin soykırıma tabi tutulması yolunda gizli emirleri bulunduğuna ilişkin olarak ilk kez Andonyan adlı Ermeni tarafından ileri sürülen ve yıllar boyunca Ermeni iddialarının geçerliliğinin temel kanıtı addedilen "belgeler" in tümüyle bir sahtecilik eseri olduğu, son olarak iki Türk tarihçi tarafından yapılan incelemeler sonucunda hiçbir kuşku veya tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konmuştur.
- Bu telgraflar daha önce 1919'da İngiltere'de Daily Telegraph gazetesinde neşredilmiştir. General Allenby kuvvetlerinin Halep ve civarını öngörülenden daha kısa sürede işgal etmeleri üzerine Osmanlıların bütün belgeleri imha edemediklerine ve bu telgrafların Allenby'nin eline geçtiğine inanılmaktadır, İngiliz Dışişleri bu iddia üzerine durumu işgal komutanlığından sormuştur. Sonunda bu belgelerin Allenby kuvvetlerince ortaya çıkarılmadığı ve Paris'te bir Ermeni grubu tarafından ileri sürüldüğü anlaşılmıştır. Buna ait doküman İngiliz devlet arşivlerinde mevcuttur.
Talat Paşa'nın katili Tehliryan'ın Berlin'deki muhakemesi sırasında da bu telgraflar ortaya atılmış ve bilirkişi heyetince beş tanesi gerçek olarak kabul edilmiş ve mahkemede muamele görmüştür. Oysa, telgrafların yazılış ve kaleme alınış şekli, yazıldıkları kağıtlar, bunların Osmanlı belgeleri olmadığını göstermekte ve yukarıda da belirtildiği üzere sahtecilik eseri oldukları kanıtlanmış durumdadır.
Ölen Ermenilerin sayısının 1,5 milyon olduğu iddiası da hiçbir geçerli temele dayanmamaktadır. Şöyle ki, dönemin birçok yabancı kaynakçada doğrulanan Osmanlı nüfus rakamlarına göre tüm Osmanlı İmparatorluğu içindeki Ermenilerin sayısı 1,3 milyon civarındadır. Toplam nüfusları l,3 milyon olan bir topluluğun 1.5 milyon ölü vermesi mümkün olamaz.
Ölen Ermenilerin sayısının kesin olarak hesaplanmasını sağlayacak bir belge ya da yöntem bulunmamaktadır. Örneğin, Lozan Barış Konferansı'na katılan Ermeni heyeti başkanı Bogos Nubar o tarihte Türkiye'de toplam 280,000 Ermeni bulunduğunu, 700,000 Ermeni'nin ise başka ülkelere göç ettiğini belirtmiştir. Bu rakamlar doğru ise toplam Ermeni nüfusu 1,3 milyon olduğuna göre, Ermeni kaybı 300,000 dolaylarında kalmaktadır. Bu rakama çete harekatında veya Rus kuvvetleri saflarında yer alarak ölenler de dahildir. Ayrıca bu kayıpların on misline ulaşan yaklaşık 3 milyon Müslüman'ın da aynı dönemde hayatlarını kaybettikleri unutulmamalıdır.
Encyclopedia Britannica'nın 1918 baskısında, ölen Ermenilerin sayısının 600.000 olduğu kayıtlıdır. Aynı ansiklopedinin 1968 baskısı ise bu sayıyı 1,5 milyon olarak verir. Ölenlerin sayısı kağıt üzerinde artmaktadır.
Savaş sonrasında İstanbul'da Nemrut Mustafa Paşa diye bilinen Mustafa Paşa Divan-ı Harbi kurulmuştur. Enver, Talat ve Cemal Paşalar ile Dr. Nazım kaçmış oldukları için diğer geri kalanlar tutuklanmıştır. Tutuklanması istenenlerin listesi İngilizlerce verilmiştir. Dört grup insan tutuklanmıştır.
- Savaşta Ermeni ve Rumlara karşı gayri insani tatbikatta bulunanlar,
- Savaş kaidelerine riayet etmeyenler,
- Mütareke şartlarına riayet etmeyenler,
- Kafkasya'daki kuvvetlerden Müttefiklerin emirlerine uymayanlar (Bunlar Azerbaycan Türkleridir.)
Tutuklananların önce İstanbul'da yargılanmaları istenmiştir. Ancak işgal kuvvetleri istediklerini bulamayınca tutuklananları Malta'ya götürmüşlerdir. Bunların büyük çoğunluğu münhasıran Ermeni soykırımından yargılanacaktır. İngilizler delil araştırmasına girişmişler ve bu bir yıldan fazla sürmüştür. Tutuklamalar ihbar üzerine gerçekleştirilmiştir; ihbar mektupları da dosyalara mevcuttur.
İngiliz Hükümeti İngiliz Kraliyet Savcılığı'ndan bu kişiler hakkında dava açılıp açılamayacağını sormuş; savcılık "Mahkum edilmelerini mümkün kılacak deliller yoktur." cevabını vermiştir. İngiltere bununla da yetinmemiş ve Washington'daki Büyükelçiliğinden Amerikan arşivlerinde deliller aramasını istemiştir. Büyükelçilik tek bir belge bulunmadığını telgrafla bildirmiştir.
Bugün soykırımı ispat için ileri sürülen Andonian'ın kitabındaki telgraflar o zaman İngilizlerin elindeydi. Bunlar gerçek olsaydı İngilizler bunları mutlaka kullanır tutuklananları muhakeme ve mahkum ederlerdi. Lloyd George Hükümeti gibi Türkiye aleyhtarı ve Türkiye aleyhine elinden gelecek her şeyi yapacak bir hükümet bunu yapmadıysa ispat edilecek hiçbir husus olmadığı için yapmamıştır.
Tehcirde, Armenian Relief Society adlı kuruluşun çalışmasına, Ermenilere yardım etmesine, Amerika'dan gelen yardımların dağıtılmasına izin verilmiştir. Yani Osmanlı Hükümeti bir yandan Ermenileri imha kararını almış, diğer yandan yabancıları çağırarak "Siz de gelin ve katliamı seyredin" mi demiştir? Bunun mantıkla hiç bir ilgisi yoktur.
Dolayısıyla, ispat edilmemiş bir soykırımın, kabulünün de söz konusu olamayacağı açıktır. | | | ARMENIAN REBELLIONS AND MASSACRES
|
THE LIST OF MASSACRES BY ARMENIANS OF TURKS IN ANATOLIA AND CAUCASIA, 1906-1922
|
|
Volume and Doc. No
| Date
| Place
| Deaths
|
|
1/2
| 1914-2-21
| Kars, Ardahan
| 30.000
|
|
1/3
| 1916-5-8
| Pasinler
| 2.000
|
|
1/3
| 1916-5-8
| Tercan
| 563
|
|
1/3
| 1916-5-8
| Van, Tatvan
| 1.600
|
|
1/3
| 1915-5-9
| Bitlis
| 40.000
|
|
1/3
| 1916-5-8
| Bitlis
| 10.000
|
|
1/3
| 1915-5-9
| Bitlis
| 123
|
|
1/4
| 1915
| Van
| 44
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 1.000
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Köprüköy / Van
| 200
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 15.000
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 8
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 8.000
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 80.000
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| 15.000
|
|
1/5
| 1916-5-23
| Of
| 5
|
|
1/6
| 1916-5-23
| Trabzon
| 2086
|
|
1/6
| 1916-5-23
| Van
| 300
|
|
1/6
| 1916-5-11
| Van
| 44.233
|
|
1/6
| 1916-5-11
| Malazgirt
| 20.000
|
|
1/7
| 1916-6-11
| Bitlis
| 12
|
|
1/8
| 1916-4-1
| Van, Reşadiye
| 15
|
|
1/9
| 1916-6
| Van Abbasağa
| 14
|
|
1/9
| 1916-6
| Edremid, Vastan
| 15.000
|
|
1/10
| 1915-4
| Bitlis
| 29
|
|
1/10
| 1915-4
| Muradiye
| 10.000
|
|
1/11
| 1915-5
| Van
| 20.000
|
|
1/11
| 1915-2
| Haskay
| 200
|
|
1/11
| 1915-2
| Dutak
| 3
|
|
1/12
| 1915-4
| Van
| 120
|
|
1/12
| 1915
| Van
| 150
|
|
1/11
| 1915-5
| Bitlis
| 16.000
|
|
1/11
| 1916-5
| Muş
| 500
|
|
1/12
| 1916-5-25
| Bayezid
| 14.000
|
|
1/13
| l 915
| Muş
| 800
|
|
1/13
| l 915-8
| Müküs
| 126
|
|
1/13
| l 915-6-7
| Müküs Sehan
| 121
|
|
1/13
| l 915-7
| Muş Akçan
| 19
|
|
1/13
| 329
| Muş
| 10
|
|
1/14
| l 915
| Bitlis Hizan
| 113
|
|
1/15
| l 915
| Van
| 5200
|
|
1/16
| 1916-8-14
| Bitlis
| 311
|
|
1/19
| 1916-6-6
| Şatak Serir
| 45
|
|
1/19
| 1916-6-6
| Şatak
| 1150
|
|
1/23
| 1916-1-15
| Terme
| 9
|
|
2/2
| 1919-1-25
| Kars
| 9
|
|
2/3
| 1919-1-21
| Kilis
| 2
|
|
2/4
| 1919-2-26
| Adana, Pozantı
| 4
|
|
2/5
| 1919-5-18
| Osmaniye
| 1
|
|
2/7
| 1919-6-13
| Pasinler
| 3
|
|
2/10
| 1919-6-3
| Iğdır
| 8
|
|
2/11
| 1919-7-7
| Kars, Göle
| 9
|
|
2/12
| 1919-7-9
| Kağızman
| 6
|
|
2/13
| 1919-7-9
| Kurudere
| 8
|
|
2/16
| 1919-7-8
| Mescidli
| 4
|
|
2/16
| 1919-7-8
| Gülyantepe
| 10
|
|
2/22
| 1919-7-11
| Mescidli
| 20
|
|
2/26
| 1919-7-19
| Bulaklı
| 2
|
|
2/31
| 1919-7-24
| Kars, Kağızman
| 9
|
|
2/36
| 1919-7
| Sarıkamış
| 803
|
|
2/37
| 1919-7
| Sarıkamış
| 695
|
|
2/38
| 1919/8
| Muhtelif Köyler
| 2502
|
|
3/1
| 1919-7-5
| Kağızman
| 4
|
|
3/1
| 1919
| Tiknis, Ağadeve
| 5
|
|
3/1
| 1919-7-19
| Pasinler
| 2
|
|
3/1
| 1919
| Nahçıvan
| 4000
|
|
3/6
| 1919-7
| Kurudere
| 8
|
|
3/6
| 1919-7-4
| Akçakale
| 180
|
|
3/6
| 1919
| Sarıkamış
| 9
|
|
3/7
| 1919-8-15
| Erzurum
| 153
|
|
3/7
| 1919-8-15
| Erzurum
| 426
|
|
3/14
| 1919-9
| Allahüekber
| 3
|
|
3/16
| 1919-9-14
| Sarıkamış
| 2
|
|
3/18
| 1919-11-11
| Maraş
| 2
|
|
3/19
| 1919-11
| Adana
| 4
|
|
3/19
| 1919-11-16
| Ulukışla
| 7
|
|
3/22
| 1919-12-7
| Adana
| 4
|
|
3/26
| 1920-1-22
| Antep
| 1
|
|
3/27
| 1919-9
| Ünye
| 12
|
|
3/28
| 1920-2-28
| Pozantı
| 40
|
|
3/29
| 1920-2-10
| Çıldır
| 100
|
|
3/32
| 1920-3-9
| Zaruşat
| 400
|
|
3/33
| 1920-2-2
| Şuregel
| 1350
|
|
3/35
| 1338-3
| Maraş
| 4
|
|
3/36
| 1920-3-22
| Şuregel, Zaruşat
| 2000
|
|
3/37
| 1920-3-9
| Zaruşat
| 120
|
|
3/37
| 1920-3-16
| Kağızman
| 720
|
|
3/39
| 1920-4-6
| Gümrü
| 500
|
|
3/40
| 1920-4-28
| Kars
| 2
|
|
3/41
| 1920-5-5
| Kars
| 1774
|
|
3/46
| 1920-5-22
| Kars
| 10
|
|
3/47
| 1920-7-2
| Kars, Erzurum
| 408
|
|
3/47
| 1920-7-2
| Zengibasar
| 1500
|
|
3/49
| 1920-7-27
| Erzurum
| 69
|
|
3/50
| 1920-2-1
| Zaruşat
| 2150
|
|
3/50
| 1920-5
| Kars, Erzurum
| 27
|
|
3/50
| 1920-8
| Oltu
| 650
|
|
3/50
| 1920-8
| Kars, Erzurum
| 18
|
|
3/51
| 1920-10-15
| Bayburt
| 1387
|
|
3/52
| 1920-10-20
| Göle
| 100
|
|
3/53
| 1920-10-17
| Pasinler
| 9287
|
|
3/54
| 1920-10-18
| Tortum
| 3700
|
|
3/55
| 1920-10-19
| Erzurum
| 8439
|
|
4/2
| 1920-10-26
| Kars civarı
| 10693
|
|
4/3
| 1920-10-?8
| Aşkale
| 889
|
|
4/4
| 1919-1-6
| Zaruşat
| 86
|
|
4/5
| 1920-12-1
| Kosor
| 69
|
|
4/6
| 1920-12-3
| Göle
| 508
|
|
4/7
| 1920-12-4
| Kosor
| 122
|
|
4/9
| 1920-12-4
| Kars, Zeytun
| 28
|
|
4/10
| 1920-12-4
| Sarıkamış
| 1975
|
|
4/12
| 1920-12-6
| Göle
| 194
|
|
4/14
| 1920-12-7
| Kars, Digor
| 14620
|
|
4/16
| 1920-12-14
| Sarıkamış
| 5337
|
|
4/17
| 1920
| Göle
| 600
|
|
4/17
| 1920
| Kars
| 3945
|
|
4/18
| 1920
| Haramivartan
| 138
|
|
4/19
| 1920
| Nahçıvan
| 64408
|
|
4/20
| 1920-11-29
| Zarcışat
| 1026
|
|
4/21
| 1921-2
| Zenibasar
| 18
|
|
4/23
| 1920
| Nahçıvan
| 5307
|
|
4/24
| 1920-2
| Kars civarı
| 561
|
|
4/26
| 1920-12
| Erivan
| 192
|
|
4/27
| 1921
| Karakilise
| 6000
|
|
4/29
| 1921-11-21
| Pasinler
| 53
|
|
4/29
| 1921-11-21
| Erzurum
| 1215
|
|
4/30
| 1918
| Hınıs
| 870
|
|
4/31
| 1918
| Tercan
| 580
|
|
4/32
| 1921
| Nahçıvan
| 12
|
|
4/33
| 1921
| Bayburt
| 580
|
|
4/34
| 1921
| Arpaçay
| 148 | |
|
THE LIST OF UNDETERMINED NUMBER OF INCIDENTS
|
|
Volume and Doc. No
| Date
| Place
| Deaths
|
|
1/2
| 1906-2-11
| Revan
| The people of 25 villages
|
|
1/3
| 1915-5-9
| Bitlis
| The people of 1 village
|
|
1/3
| 1915-5-9
| Bitlis
| No. of people not known
|
|
1/4
| 1916-5-22
| Van
| No. of people not known
|
|
1/6
| 1916-5-23
| Van
| No. of people not known
|
|
1/6
| 1915-5-11
| Trabzon
| No. of people not known
|
|
1/7
| 1916-6-11
| Bitlis
| No. of people not known
|
|
1/7
| 1916-6-11
| Van
| No. of people not known
|
|
1/7
| 1916-6-11
| Başkala
| No. of people not known
|
|
1/10
| 1915-6-11
| Van
| 180 Families
|
|
1/11
| 1915-6
| Bitlis
| 100 Families
|
|
1/11
| 1915-5
| Van
| No. of people not known
|
|
1/11
| 1915-6-10
| Maçka
| No. of people not known
|
|
1/13
| 1914-12-17
| Eleşkird
| No. of people not known
|
|
1/13
| 1916-5-23
| Hınıs
| No. of people not known
|
|
1/13
| 1915-12
| Muş
| No. of people not known
|
|
1/13
| 1915-1
| Muş
| The people of 2 villages
|
|
1/13
| 1915
| Elaziz
| No. of people not known
|
|
1/13
| 1915-8
| Gevaş
| No. of people not known
|
|
1/13
| 1915-2
| Şatak
| 9 villages
|
|
1/14
| 1915
| Hizan
| No. of people not known
|
|
1/18
| 1916-6-3
| Diyarbakır
| 55
|
|
1/20
| 1916-5
| Tercan
| 30 villages
|
|
2/2
| 1919-1-25
| Ardahan
| No. of people not known
|
|
2/15
| 1919-7-8
| Gülantab
| 2 villages
|
|
2/20
| 1919-7-16
| Büyük Vedi
| No. of people not known
|
|
2/32
| 1919-7-25
| Gümrü
| No. of people not known
|
|
2/35
| 1919-7-12
| Kars
| 1 Families
|
|
3/1
| 1919-7
| Artvin
| Several
|
|
3/1
| 1919-7
| Bayezid
| A series of people
|
|
3/4
| 1919-8
| Nahçıvan
| The people of 3 villages
|
|
3/6
| 1919
| Sarıkamış
| In large no.
|
|
3/6
| 1919
| Sarıkamış
| 1 village
|
|
3/6
| 1919
| Sarıkamış
| No. of people not known
|
|
3/6
| 1919-8-15
| Erzurum
| 30 Families
|
|
3/8
| 1919-7-12
| Kars
| 2 Families
|
|
3/9
| 1919-8-12
| Kars
| No. of people not known
|
|
3/9
| 1919-8-12
| Kars
| All Males
|
|
3/9
| 1919-8-12
| Kars
| All people
|
|
3/9
| 1922-8-18
| Kars
| All Males
|
|
3/12
| 1919-8-31
| Sarıkamış
| All people
|
|
3/12
| 1919-8-31
| Kağızman
| No. of people not known
|
|
3/13
| 1919-8-18
| Kağızman
| No. of people not known
|
|
3/14
| 1919-9
| Karaurgan
| No. of people not known
|
|
3/16
| 1919-9-14
| Sarıkamış
| No. of people not known
|
|
3/31
| 1920-3-3
| Kozan
| In large no.
|
|
3/33
| 1920
| Şuragel
| No. of people not known
|
|
3/37
| 1920-3-9
| Zaruşad
| No. of people not known
|
|
3/37
| 1920-3-16
| Kağızman
| No. of people not known
|
|
3/47
| 1920-5-24
| Kars Civarı
| No. of people not known
|
|
3/49
| 1920-7-27
| Oltu-Göle
| All males
|
|
3/50
| 1920-5-24
| Kars civarı
| All people
|
|
4/8
| 1920-12-3
| Kars
| No. of people not known
|
|
4/23
| 1919
| Kars civarı
| a few Tents
|
|
4/23
| 1919-3
| Kars civarı
| 85 Families
|
|
4/23
| 1919-3
| Sarıkamış
| The people of 1 village
|
|
4/23
| 1919-2
| Iğdır
| Hundreds
|
|
4/23
| 1920
| Kars civarı
| No. of people not known
|
|
4/26
| 1920-11
| Erivan-Kars
| No. of people not known
|
|
4/30
| 1918
| Tekman
| No. of people not known | APRIL 24, 1915
|
The Ottoman government, against numerous rebellions that began after 1890 and promptly following Armenian massacres which resulted in the murder of tens of thousands of Turks, contented with informing most important persons of Armenian congregation and Armenian deputies that "Government will take the necessary precautions if Armenians continue to stab in the back and assassinate the Turks". However, it became a necessity to secure behind the borders because the army was in war at various fronts, the events did not stop but increased and assaults towards defenseless Turkish women and children increased.
With this aim, on April 24, 1915 the Armenian Committees were closed and 2345 of their directors were arrested due to the crime of carrying out activities against the government. April 24, which is commemorated annually as the "Anniversary of Armenian Massacre" by the Armenians abroad is this date when the 2345 revolutionary committee members were arrested and it has no relation with deportation.
However, the Armenian revolutionary committee members who propagandize even the unfounded events by exaggeration, promptly made a move to propagandize these mentioned arrests. As a matter of fact, Ecmiyazin Catholicos Kevork sent the telegraph below to the President of USA:
"Dear President, according to the last news we got from Turkish Armenia, the massacre began there and an organized terror endangered the presence of the Armenian people. At this critical moment, I am addressing to the noble feelings of your Excellency and great American Nation and in the name of humanity and Christianity belief requesting you to promptly interfere by means of your great Republic's diplomatic representatives and protect my people in Turkey who are left to violence of the Turkish fanaticism.
Kevork, Archbishop and Catholicos of all Armenians."
Pursuant to the telegraph of Archbishop Kevork, Russia's Washington Ambassador got in contact with USA and thus, April 24, which is the day when Armenian committee members dealing with illegal works were arrested was propagandized to world's public opinion as "the day on which Turks massacred Armenians". | RELOCATION
|
THE DEFINITION AND PURPOSE OF RELOCATION (TEHCIR)
The Arabic originated word “tehcir” means “emigration / immigration”, it definitely not means “deportation” or “exile”. Hence the law commonly known as the “Tehcir Law” is the same as “Temporary Law On The Military Measures To Be Taken For Those Who Resist The Governmental Acts And Supplementation’s.” The word used to explain the implementation in line with this law is “tenkil” in the Ottoman language and means “transport- not the equivalent of “deportation”, “exile” or “proscription” in Latin originated languages.
The immigration, which was started with the orders of Talaat Pasha, and approved by the Government and the Parliament as a measure against the Armenian riots and massacres, which had arisen in a number of places in the Country - pre - dominantly in Van province, was only implemented only in the regions in which such riots and massacres affected the security of the fronts directly. The first area was Erzurum, Van and Bitlis Vicinities which formed the rear part of the Caucasian - Iran Front; and the second was Mersin - Iskenderun Region which formed the rear part of the Sina Front. In both of these regions, Armenians had collaborated with the enemy and involved in activities to facilitate the enemy’s invasion.
Later, the scope of the immigration was widened in order to include the Armenians in the other provinces, who rioted, collaborated with the enemy and screened the activities of Armenian Gangs. Although the Catholic and Protestant Armenians were excluded from immigration at the beginning, later those whose harmful activities were observed, were also relocated.
Since 1915, numerous papers, reports, books, etc. were written and published about the immigration implementation. The Armenians, by using false documents have succeeded to deceit the World for a long time. The rumor about Armenian holocaust (!) which expressed at first as three hundred thousand and later increased to three million has no basis at all. In fact, although English and French authorities have extensively studied the Ottoman archives during their occupation in Istanbul have failed to find even a single document hinting about such holocaust.
Had the Ottoman State intended to make genocide on Armenians; could not they realize such an act at the places where the Armenians live? Why would it be necessary “to immigrate” them for such an intention? Why did they undertake the significant fiscal and material costs of their security, safety, health and food of the immigrating Armenians? During this immigration and re-settlement process which lasted approximately 1,5 year from May 1915 until October 1916, why would the central and local administrations take measures to ensure the lives and properties of Armenians in spite of the difficult war circumstances? In addition, would it be necessary to accept great administrative, military and financial burden —as if opening a new front- to protect and secure these people?
The answers to these questions shall be sufficient to understand the real intention of the Ottoman State. Also there is no logical explanation that why the Ottoman State suddenly changed its policy towards a community which had always been called as “millet-i sadika” (loyal people) due to their being really faithful to the Government. Hence the party whose attitude had changed was not the Ottoman Government, but the Armenians who were deceived by the independence promises of Russia and the Entente States.
In conclusion, it can be said that the Armenian Immigration which was a necessary measure to ensure the State Security and Safety is among one of the most successful transportation and re-settlement processes; and has no intention whatsoever to annihilate Armenians.
RELOCATION
|
REASONS BEHIND RELOCATION
The decision regarding migration was taken under compulsion, in order to prevent the harmful acts of Armenians, who stabbed the Ottoman State that was their own state, in order to establish an independent Armenia. Documents confirm how the Russians and the Entente States deceived and provoked Armenians. (1)
The Armenians who were deceived by such promises as to be given the lands they obtained during the War and that their independence to be recognized; established a number of revolutionary societies (2). Armenians, who started their terrorist activities before the immigration process, continued these activities even during the immigration. They collaborated with the enemy both in the border areas and in the inner regions, and applied genocidal activities to the Moslem people (3).
Ottoman Government decided to compile the documents expressing the cruelties of the Armenians in a book and requested the documents and photographs of Armenian massacres (4). Those documents and photographs collected in a book and published under the title of Ermeni Komitelerinin Faaliyetleri ve Ihtilal Hareketleri/ Mesrutiyetin Ilanindan Once ve Sonra (5).
Armenian cruelties continued after the First Wold War as well. In fact, one of the most striking examples of such activities is the one committed in Nahcivan by an Armenian band of 1.200 people under the command of an Armenian named Hanov (6). Furthermore, it is understood from the telegraphs dispatched on 3 and 7 March 1920 respectively by Mümtaz Bey who was then the acting Governor of “Mamuretül Aziz” Province, that the Armenians protected by the French Forces in the region were then under the delmion of establishing an independent Armenia from Clicia to Adana provinces (7).
Upon such developments, Enver Pasha, acting Head Commander, in order to find a solution to this problem, sent the following note to Talat Pasha on May 2, 1915.
“Armenians domiciled around Lake Van, and in Van Provincial Governorate are always ready for an uprising. I think that the Armenians should be moved from these places, and centers of revolt be dissipated. According to the information given by the 3rd Army Command, the Russians caused the Moslems within their own boundaries to immigrate over our boundaries in miserable conditions. Both as a retaliation to this act, and to ensure the aim I mentioned above, either the said Armenians should be transported into the Russian land together with their families; or they should be distributed in the various regions in Anatolia also with their families. I kindly request from you the selection of the most suitable alternative and act accordingly. However, I personally prefer that the revolting people and their families be sent beyond our borders; and Moslem people their families be re-settled in their place” (8).
With this letter, which may be accepted as the first sign of the intention of immigration process, Enver Pasha requested of dispersion of Armenians in order to avoid their uprising act. According to the said letter, it is clear that the implementations would be made only in locations where the Armenians revolted; and it was carried out accordingly.
Talat Pasha, not wishing to waste time due to the urgency and importance of the matter, initiated the re-settlement implementation without waiting for the resolution of the Parliament hence did not hesitate to undertake such a heavy responsibility by himself (9). Talat Pasha, who took first considered to start immigration of the Armenians domiciled in Van, Bitlis and Erzurum regions out of the War area. He informed Tahsin Bey, Cevdet Bey and Mustafa Abdulhalik Bey, Governors of Erzurum, Van, and Bitlis Provinces respectively on the matter by cryptic communiqués dd. May 9, 1995. Talat Pasha in his above — mentioned cryptic message communicated that the Armenians concentrated in certain regions to start revolts and uprising were decreed to immigrate towards the south, and that every possible assistance should be given to the Governors in order for this decree to be implemented. Talaat Pasha noted that a communiqué concerning the issue was sent to the Supreme Military Command to the Commanders of the 3rd and 4th Armies. He informed that it would be advantageous if the implementation was undertaken in areas to cover the southern part of Erzurum along with Van, the critical sub-provinces in Bitlis, and especially the vicinities of Mus, Sasun, and Talori; and requested from the Governors to immediately initiate the implementation in cooperation with the army commanders.
Furthermore, Talat Pasha issuing a cryptic communiqué to the 4th Army Command dated 23 May 1915, listed the location requested to be evacuated as follows:
1. The provinces of Erzurum, Van ad Bitlis;
2. The subdivision of Maras excluding the city of Maras;
3. Villages and towns within the boundaries of the sub provinces of; Iskenderun, Beylan (Belen), Cisr-i Sugur and Antioch excluding the central sub province of the Province of Aleppo;
4. The sub-divisions of Adana, Mersin, Kozan and Cebel-i Bereket excluding the cities of Adana, Sis (Kozan) and Mersin;
Accordingly; Armenians evacuated from Erzurum, Van and Bitlis were decreed to be transferred to the southern part of Mousul along with the sub-division of Zor and sub-division of Urfa excluding the central city: and the Armenians evacuated from the vicinities of Adana, Aleppo and Maras to be transferred to the eastern part of the Province of Syria along with the eastern and southeastern part of the Province of Aleppo. To supervise and manage the immigration process, State Inspectors, Ali Seydi Bey and Hamid Bey were appointed to the Adana region, and to the regions of Aleppo and Maras, respectively.
It was stipulated that the Armenians arriving at the new locations of resettlement were to be settled either in the houses that they would build in the existing villages or towns; or in the villages that they would re-establish in the locations identified by the government; and that the Armenian villages were to be at least of 25 km away from the Baghdad Railway.
The protection of lives and properties of Armenians following the process of immigration, and provision of their needs such as food, drink and rest were left to the regional authorities along the transfer route. It was decreed that the immigrating Armenians to be allowed to carry along all of their belongings and arrangements about their established properties were to be prepared and submitted to the authorities concerned (11).
In order for the immigrating Armenians not to re-constitute dens of conspiracy, the Supreme Military Command communicated a letter dated 26 May 1915 to the Ministry of Interior, considering the following aspects:
1. The population of the Armenians in the locations they newly immigrated to should not be in excess of 10% of the population of the existing tribes and Moslems.
2. The villages the Armenians to be re-established should not be bigger than fifty houses each.
3. The Armenian immigrant families should not change houses either for the purposes of travel or transfer (12).
A short while after the Ministry of Interior’s measures were came in force, Russian, French and English governments issued a joint declaration stating that in the Eastern and Southeastern Anatolia, which they referred as “Armenia”, Armenians had been killed with in a month. In addition, they declared that the Ottoman Government is responsible for these events (13).
Upon the spread of the issue in international arena in this manner, Talaat Pasha, sent a communiqué dated 26 May 1915 to the Prime Ministry in order to provide a legal basis for the implementation of the immigration (14). In this communiqué, having stated that the invaders promoted discrimination among the Armenians, who were Ottoman citizens, and assisted them, in order to realize their invasory desires; that the uprising Armenians took variety of means to hinder the progress of the operation of the Turkish Army fighting against the enemy; that they abstracted the transport of food items, weapons and ammunition to the soldiers, that they collaborated with the enemy; that a group of them joined the enemy rank, and organized armed attacks against the military units and innocent civilians; that they massacred and pillaged in cities and towns; and that they provided food to the enemy navy and disclosed critical military zones to the enemy, Talaat Pasha noted that a radical measure needed to be taken for the security of the state and on this account, the Armenians rioting in war zones needed to be immigrated to other regions.
This communiqué of the Ministry of Interior was submitted immediately to the Parliament along with another communiqué written by the Prime Ministry. Talat Pasha’s statement having been reiterated in the Prime Ministry’s communiqué, it was expressed that the initiation of the immigration implementation was rightly made for the security of the state and that it was necessary to implement this policy methodically and systematically. (15) And the Parliament decreed to ratify the implementation on the some date.
In the Parliamentary decree, it was noted that it absolutely necessary to block through effective methods such harmful activities for having a negative impact on the existence and the security of the state, and that the measures by the Ministry of Interior on this account were rightfully and duly taken. Furthermore, a communiqué was issued regarding the determination of the immovable properties owned by the immigrating Armenians by a commission to be appointed, and the creation of job opportunities suitable for the conditions of the Armenians in their new locations, and the assistance to be given on the account of Immigrant’s Compensation. It was requested that an order to be written to those concerned in order to ensure the implementation of immigration securely (16).
The following communiqué dated 30 Mays 1915 sent by the Prime Ministry to the Ministry of Interior, Ministry of War and the Ministry of Finance, the regulations of implementation of the immigration were stated: (17)
a) The Armenians shall be transported to the regions allocated in a comfortable manner, ensuring the security of their lives and property.
b) Their food and drink expenses shall be covered by the Immigrant’s Compensation until they settle in their new houses.
c) Real estate and land shall be provided for them in accordance with their former financial status.
d) The government shall build houses for those in need, and provide seeds, and agricultural equipment for the farmers and agricultural experts.
e) The movables they left behind shall be delivered, and after the determination of their immovable properties settled, these shall be distributed among the Moslem immigrants to be setting in their place. Income generating from places that are not within the expertise of these immigrants such as olive, mulberry and orange groves, vineyards, shops, inns, factories and warehouse shall be either auctioned or rented and their compensations shall be recorded in deposit by savings fund to be paid to their owners.
f) Special commissions shall implement all these issues and an order shall be issued in this regard.
RELOCATION
|
THE TELEGRAM ATTRIBUTED TO TALAT PASHA
One of the most significant Armenian allegations regarding the immigration implementations is the telegrams, which —also allegedly- contained Talaat Pasha’s orders for killing the Armenians. However, Talaat Pasha himself has expressed in number of occasions that the measures taken with regard to Armenians have no object of massacring them in any way. In fact; in a cryptic telegraph —communiqué wired on August 29, 1915 to the Governors of Hüdaverdigar, Ankara, Konya, Izmit, Adana, Maras, Urfa, Halep, Zor, Sivas, Kütahya, Karesi, Nigde, Mamuretülaziz, Diyarbekir, Karahisar-i Sahib, Erzurum and Kayseri Provinces and sub-Provinces; the purpose of the immigration was explained as the follows (1).
“The purpose of the Government regarding the moving of Armenians from their original settlements is to prevent their anti-governmental actions; and to discourage their ambitions of establishing an Armenian State. Their massacre is completely out of question; on the contrary the safety of the groups during immigration should be ensured; and while measures for their catering should be taken, the “Immigrants Allocation” should be used to meet the cost. Armenians who are allowed to stay in their original settlements should not be re-located afterwards. As it was stated before the immigration of the dependents of military forces; protestant and catholic Armenians; and artisans (in accordance with the need) are definitely prohibited by the Government severe legal measures. Against the gendarmes and government officials who attack the immigrating groups or those who lead such attacks severe legal measures should be taken and such individuals should immediately Court-Martialled. Relevant provincial and sub-provincial authorities shall be held responsible for such events.
In another cryptic note sent to Ankara on May 27 1915 it was said that; “The measures taken by the Government regarding the Armenians are based on the necessity to ensure and protect the welfare and order of the Country. Exclusion of the Catholic and Protestant Armenians —who are at present observed as impartial at the present- from immigration, is the indication that the Government has no intention to massacre them” (2).
However, the communiqué which was issued by the Government for deporting the terrorist Armenians and their Gang leaders has been understood incorrectly in some places. Hence, several Armenian Bands, which were caught, were sent to places in which they continued their actions more freely. Upon such occurrence’s Talaat Pasha issued another communiqué on June 1, 1915, stressing that such Armenians should be transported to the places where they would not be able to continue their harmful actions, and also there deportations should be limited to the terrorists and rebels only (3).
Furthermore, in still another cryptic note dated June 13, 1915 dispatched to Mamuretüllaziz province, it was stated that the Armenians, besides those who were handed to the Court Marshall should be kept at suitable locations within the province under a previous order, hence not necessarily sent to Mousul province (4).
In a cryptic note dated June 14, 1915 which was sent to Erzurum, Diyarbekir, Mamuretülaziz and Bitlis provinces, after stressing that the Armenians should be protected during the immigration process; it was mentioned that it was natural to take measures against those who would try to flee or rebel against the gendarmes; however in no case Moslem peoples should be involved in such corrective acts; and also no opportunities should be set to start conflicts between the Moslems and Armenians.
Coming to the telegraph which is the core of the alleged claims of Armenian massacre (5).
An Armenian named Aram Andonian referred to it in his book, titled : “Memoirs of Naim Bey / Official Turkish Documents Regarding the Deportation and Massacre of the Armenians” published in London in 1920. This book was published under the titles: “Official Documents Regarding the Massacre of the Armenians”; and “The Gross Offence, the Last Armenian Massacre and Talat Pasha; the Originals of the Signed Official Telegraphs” in Paris and Boston respectively.
The telegraphs in the book, which were attributed to Talat Pasha, are false documents, which were originated to create a “massacre criminal”. As a result of the examination and research which was carried out by Messrs. Sinasi Orel and Süreyya Yuca on the subject documents a number of positive evidences, which prove the falsity of them were found. Among these evidences are: “that the person named Naim Bey — from whom the documents have been said that obtained- had never been employed in the “Celleppo Re-Settlement Department, that neither the said documents were authentic, nor the type of the papers were the same of those used in the official communication of that time; that the original counterparts were not among the Ministry of Interior documents in the Prime Ministry’s Archives; that the deed numbers on the documents could not fond in the registration logs of the relevant department; that there were some mistakes on the dates according to Mohammedan and Gregorian Calendars; that there were inconsistencies between the signatures; and there were some big grammatical and spelling mistakes in them.”
Furthermore, although it was mentioned that; “the original copies of the documents which were used in the book were kept at the Armenian Office in Manchester” since then they have persistently been concealed from the examination of the World opinion, and since their “authenticity was based on the report of the Aleppo Armenian Unit during the Ottoman times; is an important indication of the falsehood of the alleged claims of Armenian massacre.
RELOCATION
|
THE RELOCATION LAW
“Temporary Law on the Measures Implemented by the Military against those Opposing the Government Implementations at Wartime” also known as “Immigration Law-Tehcir Law” was resolved on 27 May 1915. (1) The Law was published in the Official Gazette of the time, Takvim-i Vekayi, on 1 June 1915 and came into force. (2)
Article 1 of the before mentioned temporary law authorizes, the commanders of the Army, Army-corps and Divisions to take military measures against those opposing government orders, country’s defense, and the protection of peace; and against those organizing armed attacks and resistance, and kill rebels during aggression and uprising in wartime. The second article authorizes the same commanders to transfer and resettle on a single basis or in mass, the people living in villages and towns who are found to be engaged in espionage or treason.
The properties owned by the Armenians subjected to immigration were protected under an order (3) dated 10 June 1915. “Commission on Abandoned Properties” comprising of a president and two members, one administrative and one financial, was established. These commissions are to determine Armenian properties in the villages and towns that are evacuated, and to keep detailed record books. One of the books is to be kept in the regional churches, one to be submitted to the regional administration, and one shall be kept by the commission. Non-durable goods and animal stock shall be auctioned and the money shall be kept. In location where a commission is not appointed, the provisions of the communiqué shall be enforced by the officers in the regions. Both the commission and the regional administrators shall be responsible for the protection of these properties until the Armenians return.
As it can be understood from the law dated 27 May 1915 and order dated 10 June 1915, the immigration implementation initiated by Talat Pasha and approved by the Parliament covers “the regions that threaten the security of the front directly”. The first of these regions includes the vicinities of Erzurum, Van and Bitlis, which constitute the background of Caucasian and Iranian fronts. The second region is provinces of Mersin-Iskenderun, which constitute the background of the Sinae front. Because, in these regions, Armenians were collaborating with the enemy and were engaged in activities facilitating the landing of the enemy forces.
However, the law regarding “the measures implemented by the military against those opposing the government implementations at wartime” is an authorizing law intended to protect the state and its legal order. One of the most important characteristics of this law is that “not a name of any ethnic group or community was mentioned nor even suggested in the text of the law”. The Ottoman citizens of Moslem, Greek and Armenian origin covered under this law were subjected to immigrate from their own place and resettle elsewhere. To regard this law as being directed against one particular ethnic group is an indication of a lack of information, or else, intentional behavior... (4)
RELOCATION
|
RELOCATION TAKES START
In accordance with the Law on Transport and Resettlement dated 27 May 1915, and communiqué determining the forms of implementation of this law, the Armenian convoys were gathered in certain centers along the crossroads such as Konya, Diyarbekir, Cizre, Birecik and Aleppo, to be distributed to the new settlement areas.
The immigration routes were chosen among the closest possible roads, so as immigrants not to come across any difficulties. Furthermore, the concern to ensure security and protection for the convoys played on important role in the choice of routes. Therefore, ones transferred from Kayseri and Samsun took the route via Malatya; just as the ones from Sivas, Mamuretülaziz, Erzurum and its environs took the route to Mousul via Diyarbekir-Cizre road (1). However, cases where that the roads were too crowded, or upon a possibility of disorder in sub-divisions, these routes were changed (2). The ones en route from Urfa via Re’sülayn and Nusaybin were transferred via Siverek in order to protect them from the attacks of Arabian and other tribes (3).
The convoys en route from Western Anatolia along Kütahya-Karahisar — Konya — Karaman- Tarsus were transferred via Kars-i Maras — Pazarcik to Zor. (4) Locations with railroad and river — transportation facilities were preferred in choosing all these routes. The idea that travel by train or the river travel were the safest ways then, played an important role in this choice. Therefore, almost all the immigrants from Western Anatolia were transported by train (5). Convoys transferred via Cizre road were also carried by train or river boats called “Sahtur”. (6) In places where train or river transports were not available, the convoys were gathered at certain centers, and took the train from these centers.
The state used all its resources available, to implement an orderly immigration process, and to prevent the convoys from any possible harm, in spite of circumstances that prevailed due to war. However, there arose difficulties at times to find vehicles transporting immigrants due to the need to dispatch military and food items to the front continuously. Therefore, railway stations were congested. It being harvest season the vehicles were scarce, which caused delays in transportation at times, (7) as well as difficulties in the movement of the convoys. In spite of all these difficult circumstances and adverse conditions, the government succeeded, in an orderly fashion, to transport the immigrating Armenians to their new locations of resettlement.
In fact, US Consul in Mersin, Edward Natan, in his report dated 30 August 1915, submitted to the Ambassador Morganthau, stated that the railway route from Tarsus to Adana was full of Armenians; and that they traveled from Adana onwards with a ticket; and despite some difficulties due to crowds of people, the government organized this process in the most orderly fashion; and that the Government did not allow any act of violence or disorder, provided sufficient number of tickets to the immigrants and assisted those who were in need. (9).
RELOCATION
|
REGIONS THE ARMENIANS WERE MOVED TO AND FROM
The regions Armenians evacuated and resettled in were stated in the cryptic message dated 23 May 1915 by Talat Pasha sent to the 4th Army Command. In his aforementioned cryptic message, having provided the information regarding the Armenians to be transported to other provinces, Talat Pasha communicated that it would be suitable for the Armenians evacuated from the provinces of Erzurum, Van and Bitlis to be resettled in the Southern part of the province of Mousul, and in the sub-division of Zor and in the sub-division of Urfa excluding the Central City; and also those evacuated from the vicinities of Adana, Aleppo and Maras, to be resettled in the Eastern part of the province of Syria along with the Eastern and Southeastern part of the province of Aleppo.
However, due to the fact that Armenian rebellions and massacres went on; and order dated 5 July 1915 was sent to the provinces of Adana, Erzurum, Bitlis, Aleppo, Diyarbekir, Syria, Sivas, Trabzon, Mamuretülaziz and Mousul, to the Office of the President of” Commission on Abandoned Properties in Adana”,. And to the Governors of the Subdivisions of Zor, Maras, Canik, Kayseri and Izmit; and it was stated that the regions allocated for the resettlement of Armenians were broadened upon need.
Accordingly, the following shows how the region where Armenians were transported and resettled, was determined ensuring that the Armenian population should not exceed 10% of the Moslem population:
1. The eastern and southern regions of the province of Mousul including the villages and towns in the subdivision of Kerkük 80 km from Iranian border;
2. East and south of the sub-division of Zor including the settlements in Habur and Euphrates River valley, 25 km within the Diyarbekir boder;
3. Villages and towns in the east, south and south-west of the province of Aleppo, excluding the northern part; towns and villages 25 km away from the railway route including the sub-divisions of Havran and Kerek in the province of Syria.(*)
| |
|
|
| | RELOCATION
|
ARMENIAN POPULATION SUBJECTED TO RELOCATION
The numbers of the Armenians, subjected to relocation was controlled from their departure until their arrival, between June 9, 1915 and February 8, 1916. The figures below are taken from pertinent Ottoman documents (1)
| .
| Transferred
| Remained
|
|
Adana (2)
|
14.000
|
15-16.000
|
|
Ankara (Central)(3)
|
21.236
|
733
|
|
Aydin(4)
|
250
|
-
|
|
Birecik(5)
|
1.200
|
-
|
|
Diyarbakir(6)
|
20.000
|
-
|
|
Dörtyol(7)
|
9.000
|
-
|
|
Erzurum(8)
|
5.500
|
-
|
|
Eskisehir(9)
|
7.000
|
-
|
|
Giresun(10)
|
328
|
-
|
|
Görele
|
250
|
-
|
|
Aleppo(11)
|
26.064
|
-
|
|
Haymana(12)
|
60
|
-
|
|
Izmir(13)
|
256
|
-
|
|
Izmit(14)
|
58.000
|
-
|
|
Kal’acik(15)
|
257
|
-
|
|
Karahisari sahib(16)
|
5.769
|
2nd 222
|
|
Kayseri(17)
|
45.036
|
4.911
|
|
Keskin
|
1.169
|
-
|
|
Kirsehir(18)
|
747
|
-
|
|
Konya(19)
|
1.900
|
-
|
|
Kütahya(20)
|
1.400
|
-
|
|
Mamuretülaziz(21)
|
51.000
|
4.000
|
|
Maras(22)
|
-
|
8.845
|
|
Nallihan
|
479
|
-
|
|
Ordu
|
36
|
-
|
|
Persembe
|
390
|
-
|
|
Sivas(23)
|
136.084
|
6.055
|
|
Sungurlu
|
576
| .
|
|
Sürmene
|
290
| .
|
|
Tirebolu
|
45
| .
|
|
Trabzon(24)
|
3.400
| .
|
|
Ulubey
|
30
| .
|
|
Yozgat(25)
|
10.916
| .
|
|
TOTAL
|
422.758
|
32.766
|
| .
| .
| . |
On the other hand, in the telegraph sent by the Director of Immigrants and Tribe Placement, Sükrü Bey on October 18th 1915, notified that “the number of the Armenians transported to Aleppo was about 100.000, among these, 25.000 were settled in Rakka and Zor, 3000 were settled in the south of Aleppo and the remaining would be settled in Kerek and Havran surroundings (26).
Meanwhile, it is understood from the records that an Armenian population of 120.000 people gathered in Diyarbekir as of September 18th 1915 and an Armenian population of 136.084 people gathered in Cizre as of September 28th 1915 to be sent to Musul and Zor region (27). In a coded telegraph sent by Sükrü Bey from Nizip on November 3, 1915, it is expressed that transportation continued in a regular manner (28).
Among the population included as the displaced population in the list given herein above, but indicated not to have been transported yet, the ones in Adana have been transported to the new settlement regions later (29). Hence, the transported population and the population reaching the settlement region seem to be almost equal. The total of the immigrated population is 438.758 and the population safely arrived to new settlements is 382.148. (30)
RELOCATION
|
ARMENIAN CASUALTIES DURING RELOCATION
The number of Armenians who were made to migrate through various means was strictly controlled, both at departure, and at the arrival of a convoy to its new destination. According to figures taken from pertinent documents of the Ottoman Archives: A total of 438.758 people were relocated and 382.148 of these safely reached their new destinations. As can be seen, the number of casualties had occurred as follows: 500 people on the road between Erzurum and Erzincan; 2000 in Meskene, between Urfa and Aleppo and 2000 others on the outskirts of Mardin were massacred in attacks launched by bandits or nomadic Arabs. Another 5000 people were killed in attacks on convoys passing through Dersim. It was understood from these documents that many people had also fallen victim to hunger while on the road. Apart from these, some 25-30 thousand people had lost their lives when struck by fatal diseases such as typhoid and dysentery. In all, an estimated 40 thousand casualties had been registered during relocation.
The remaining 10-16 thousand people were made at stay in provinces they had reached, when the implementation of relocation was brought to an end. For instance, on April 26, 1916, orders were given to provide the return to and the settlement in the province of Konya of those Armenians setting out form the province to new destinations. On the other hand, many other Armenians are believed to have fled to either Russia or to Western countries, including the Unites States.
As a matter of fact, according to the pertinent documents, 50.000 of the Armenian soldiers serving in the Ottoman Army joined the Russian forces, and some other 50.000 Armenian soldiers went to America to be trained in the US Army to fight against the Turkish Army. In fact, the letter of an Armenian called Murad Muradyan- who was an advocate in Elazig later immigrated to America — shows such information. In the concerned letter, Muradyan mentions that some Armenians were escaped to Russia and America and later 50.000 of those trained soldiers went to Caucassia. As it can be understood from all the concerned documents, many of Armenian subjects of the Ottoman State were scattered through various countries especially to U.S.A. and Russia, before and during the war. For example, Artin Hotomyan who was a tradesman in America sent a letter to the Chieftain of Security on January 19, 1915 and stated that thousands of Armenians migrated to U.S.A. and they were facing with hunger and hardships.
All the documents clarify that there had not been a genocide occurred during relocation.
RELOCATION
|
ATTACKS ON ARMENIAN CONVOYS AND MEASURES TAKEN BY THE GOVERNMENT
Some Armenians have died as the result of the attacks made to some companies during the movement of Armenians towards their new settlement regions, especially by the Arabic tribes between Aleppo - Zor and Armenian committee member Urban. As understood from a coded telegraph dated January 8th 1916, the attacks on the roads between Aleppo and Meskene resulted in the death of many Armenians, (1) and that approximately 2.000 of the Armenians moving from Diyarbekir to Zor and from Saruc to Halep through Menbic road were robbed by the Urban tribes (2).
Again in Diyarbakir region, it has been notified that the gangs and the bandits killed almost 2.000 people including Armenians and Non - Muslims. Upon this event, it has been notified severely that such events should be immediately stopped and peace should be absolutely provided on the route of the companies, otherwise that province would be held responsible for the actions of the bandits. (3)
A coded telegraph sent to Diyarbekir, Mamuretülaziz and Bitlis provinces on June 14th 1915 informing that another company of 500 people were killed as the result of the Kurd attacks between Erzurum — Erzincan road. Upon this event, the use of any kind of instruments against the attacks of the villagers and the tribes and severe punishment of the ones attempting murder and usurpation had been ordered. (4)
The Ottoman government has shown extra ordinary efforts for providing food and the security of the companies while fighting against the enemy. It has shown great sensitivity about the murders and robberies, to which Armenians have been subjected to and tried to provide the safe performance of this transportation. With the instructions written to the administrations in the provinces, to which the transportation was made, the ones attacking the Armenian companies have been punished. The government, following up the precautions taken about this issue, has asked how many were punished harmed to the Armenian convoys, in the coded telegram it sent to Erzurum, Adana, Ankara, Halep, Hüdavendigar, Diyarbekir, Sivas, Trabzon, Konya, Mamoretülaziz provinces and Urfa, Izmit, Zor, Karesi, Kayseri, Kütahya, Maras, Karahisar administrators on September 5 1915. (5)
On the other hand, Investigation Commissions have been established for determining the officers, who showed reluctance or unlawful actions during the transportation of the Armenian companies. A commission consisting of Muhtar Bey, Ankara Province civil service investigator, and Kaymakam Muhiddin Bey, Izmir Gendarme Regional Investigator under the chairmanship of Asim Bey, first chief of Interrogation Court has been sent to Adana, Halep, Suriye, Urfa, Zor and Maras regions (6) and a commission to which Ismail Hakki Bey, member of State Council has also participated, under the chairmanship of Hulusi Bey, chairman of Court of Appeal has been sent to Hüdavendigar, Ankara, Izmit, Karasi, Kütahya, Eskisehir, Kayseri, Karahisar-i sahib and Nigde regions. (7)
A third commission consisting of Nihad, Public Prosecutor of Istanbul Court of First Instance and Ali Naki Bey, a Gendarme Major under the chairmanship of Mazhar Bey, former governor of Bitlis has been appointed in Sivas, Trabzon, Erzurum, Mamuretülaziz, Diyarbekir, Bitlis and Canik regions. In a coded confidential telegraph sent to Mazhar Bey, who was the chairman of this commission and was in Sivas at that time, the commission has been requested to carry out the necessary investigations at the locations they visited and then to report the results of such investigations continuously to the center. (8)
In accordance with the instructions given to the commissions, gendarme, police officers or directors would be sent to the Court Martial in accordance with the result of the investigation to be carried out about them. A list of the ones sent to the Court Martial would be given to the Ministry of Internal Affairs. The results of the investigations to be carried out about the governors and district governors would be first submitted to the Ministry of Internal affairs and the transactions would be carried out in accordance with the order given. If there occurred any misuse among the Court Martial chairmen or members and military officers, those people would be notified to the related army commanderships.
In the light of the reports given by the investigation commissions, many officers misusing their duties (stealing money and goods from the companies, causing the companies be subject to violation because of not performing their protection duties as required, acting in violation of the transportation order) have been discharged. Some of them have been judged at the Court Martial and have been sentenced to heavy punishments. (9)
RELOCATION
|
ARMENIANS NOT SUBJECTED TO RELOCATION
The relocation decision has not been applied to all Armenians. At the beginning, a part of the Armenians living in the regions (In Urfa, Germis and Birecik, Erzurum, Aydin, Trabzon, Edirne, Canik, Cannakkale, Adapazari, Halep, Bolu, Kastamonu, Tekirdag, Konya and Karahisar-i sahib) have been kept out of the scope of migration. (1) But, thereafter, when it has been certain that these people were also involved in various severity events, majority of them been subjected to migration. (2) The ill and the blind were not subjected to relocation and the Catholic and the Protestant ones, the soldiers and their families, the officers, merchants, some workers and masters were not subject to migration, either. Likewise, in the telegraphs sent to the provinces, it is requested not to move the ill, the blind, the disabled and the old and to settle them in the city centers. (3)
With the telegraphs sent to the related provinces on August 2, 1915 and August 15th 1915, it has been ordered not to subject the Armenians from the Catholic and Protestant sects to migration and to settle them in the cities they were currently in and to notify the number of their population. (5) The ones that have been subjected to migration by mistake have been settled in the cities they were currently in. (6). But among the ones that were kept out of the scope of migration, the ones that were observed to have harmful actions have been sent to new settlement regions regardless of their being Catholic or Protestant. (7)
In the coded telegraph sent to the provinces on August 15 1915, the Armenians providing service as officers and health personnel in the Ottoman army and their families have not been subjected to migration and left at their locations. (8) Besides this, the Armenians working in the branches of Ottoman Bank, in the Turkish Tobacco Monopoly and in some consulates have not been subjected to relocation, either, as long as they remained loyal to the government and their good behavior continued.
Furthermore, orphans and widowed women have not been subjected to migration and have been taken under protection in the villages and orphanages. (10) The children, who became orphans during the transportation have been sent to Sivas and settled in the orphanages there. (11) A general order was issued on April 30, 1916 about the Armenian families needing protection. With this order, the families with no guardians, whose male members either were transported or were in military service, were settled in the villages and towns, where there were no Armenians and their catering were met from the Immigrants’ Allowance. The children up to 12 were given to Muslim families at locations, where the orphanages were not sufficient and their education and development have been provided. 30 kurush was paid to the poor Muslim families to meet the expenses of the children from the Immigrants’ Allowance. Young and widowed women were permitted to marry Muslim men with their own will. (12)
RELOCATION
|
MEETING THE REQUIREMENTS AND EXPENSES OF RELOCATED ARMENIANS
The Government has written notices to all provinces before beginning the Armenian relocation and requested them to take precautions to meeting all needs of the companies that would pass through their regions and to stock food. (1)
Various orders have been given to Immigrant and Tribe Settling Directorate for food — beverage provision. (2) Sükrü Bey, the Immigrant and Tribe Settling Director was individually in charge for the determination and provision of the needs. (3) It is understood from the documents that a total of 2.250.000 kurus has been allocated to meet the needs of the companies and of this amount, 400.000 kurus has been allocated to Konya, 150.000 to Izmit province subdivision, 200.000 to Eskisehir province subdivision, 300.000 to Adana province, 300.000 to Halep province, 100.000 to Syria province, 300.000 to Ankara province, (4) 500.000 to Mousul province. (5)
Furthermore, the provinces could aid the immigrants from their own budgets and sometimes new money allocations were sent from the center in accordance with the condition of needs. (6) Meanwhile, a certain amount of money sent from America to be given to Armenian immigrants has been distributed to the Armenians under the knowledge of the government, by the American missioners and consuls. (7) Besides this, it has been understood that some Armenians living in America have secretly sent the money they collected among themselves to the Armenians subjected to immigration. (8)
The Ottoman Government, while spending such great amounts of money for relocation on one hand, either delayed or completely canceled the debts owed either to the state or individuals of the Armenians subjected to migration. Likewise in a coded telegraph sent by Talat Pasha to Maras Governor on June 1, 1915, he requested not to take back the debts of Armenians and in another order sent to all provinces on August 4th 1915, the tax debts of the displaced Armenians were postponed (9).
On the other hand, health officers have been assigned to the migrating companies for providing therapy in case of illness. (10) Furthermore, the legal proceedings about the criminal suspects, who were among the ones subjected to migration, were delayed. (11)
RELOCATION
|
PROPERTIES OF THE ARMENIANS SUBJECTED TO RELOCATION
With an order issued on June 10, 1915, the properties of the Armenians subjected to displacement have been taken under protection. In accordance with the order, it has been decided to sell the properties by auction that may decay and the animals or the production houses that must be operated, by the commissions that were established and by auction and to send the money to their owners.
It is understood that the Ottoman Government showed great care in the implementation of this order. In order to prevent any misuse, a great care has been shown. Through the Commission on Abandoned Property, the money coming through the auction in the names of their owners was paid to the owners of such property. (1) When there was some gossip was made during these sales, the government has sent a coded telegraph to the governors, provinces and Commissions on Left Properties on August 3rd 1915 and forbidden the purchase of those properties by the state officers because this could lead to some misuses. (2) But, thereafter, this decision has been canceled in some province on the condition of paying the real value with cash. (3)
The government has taken all precautions in order to prevent any kind of unlawful actions. Likewise, in a coded telegraph sent to the Chairmanship of Commission on Abandoned Property of Sivas on August 11th 1915, it has been requested to take the precautions that would prevent profiteering and misuses. (4) Again on the same date, with an order sent to all provinces, the precautions to be taken and the applications to be performed about this issue were indicated in the form of articles (5)
In accordance with this order: “no suspected person would be permitted to enter the evacuated regions; in case some people have purchased properties against cheap prices, the sales would be canceled and the real value of the property would be determined so that illegal interests would be prevented; the displaced Armenians would be permitted to take any goods they want with themselves; among the goods that can not be carry away like, the ones that would decay would be sold, but the goods that would not decay would be protected in the name of their owners; care would be paid not to lose touch with the owner of the immovable assets that would be hired, transferred and pledged and if there was any applications carried out in violation of these provisions starting from the date of commencement of the migration, they would be canceled; that no disputes would be allowed about such goods; the Armenians subjected to migration would be permitted to sell their properties to anybody except the foreigners” (6)
The provisions in these orders were applied with great care and the art and commerce enterprises that remained from the Armenians were transferred in high prices to settlement companies, which were established, their real value. (7) The Commission on Abandoned Property has sent the money from sold properties to their owners. (8) | | | | | | RELOCATION
|
THE RETURN OF RELOCATED ARMENIANS
The migration was sometimes stopped during relocation both due to the weather conditions and congestion. Starting from November 25, 1915, with the orders sent to the provinces, the migration has been provisionally interrupted due to winter. (1) On February 21st 1916, an order was sent to all provinces to stop the Armenian relocation. However, it has been indicated that this would not cover the harmful people, the ones related with the committees would be immediately collected and sent to Zor province subdivision. (2)
Upon the administrative and military necessity, a general order was sent stating that as of March 15th 1916, the Armenian migration was stopped and no relocation would be made for any reasons thereafter. (3)
After the completion of relocation, since the Armenians were mostly settled mostly in Syria province, the Armenian Patriarchy in Istanbul was closed on August 10th 1916 and moved to Jerusalem. Sis and Akdamar Cathogicospacies were united and moved to Jerusalem. (4) The chairmanship of the newly established patriarchy has been given to Sis Cathogicospos Sahak Efendi. (5)
Following the end of the 1st World War, Ottoman Government has issued a decree for the return of the Armenians subjected to relocation to their former locations. In the letter sent by the Ministry of Internal Affairs, Mustafa Pasha to the Prime Ministry on January 1919, it is indicated that orders have been given to the related places for the transportation of the Armenians, who wanted to return, to their former locations and that the necessary precautions have been taken. (6) The decree of return prepared by the government, dated December 31st 1918 is as follows:
1- Only the ones, who want to return, will be migrated, except those people, no one else will be touched.
2- The precautions necessary will be taken for assuring a good journey, and for preventing housing and catering shortage in the returning locations; the migration and returning transactions will be started after contact is established with the administrators of the regions they will return to and after the necessary precautions are taken.
3- The abandoned houses and lands will be returned to the owners.
4- The houses of the ones, where formerly immigrants have been placed, will be evacuated.
5- A few families may be settled in the same location temporally in order to provide sufficient housing.
6- Buildings such as churches, schools and the income generating locations will be returned to the society they belong to.
7- If requested, the orphans will be returned to their guardians, who will be carefully determined, or to their societies, after their identifications are carefully determined.
8- The ones, who have converted their religions, will be able to return to their former religion if they want to.
9- Among the Armenian women, who have married to Muslims and converted their religions will be free to return to their former religion. In this case their marriage act will be automatically canceled. The problems relating to the ones, who do not want to return to their former religion and not wish to divorce from their husbands will be dissolved by the courts.
10- The Armenian properties, which are not in anyone’s ownership, will be returned to their first owners and the return of those which have become the property of treasury will be decided with the approval of the property officers. Further explanatory minutes will be prepared about this issue.
11- The property sold to the Muslim immigrants will be delivered to their first owners gradually as their owners return. Article 4 will be definitely applied.
12- If the Muslim immigrants have made repairs and additions in the houses and stores that will be returned to their former owners, or if they have planted the lands and olive groves, the rights of both sides will be observed.
13- The immigration and expenses of the Armenians in need will be met from the Military College Allowance.
14- The amount of transportation made until the current time and the amount of transportation made and the target location of such transportation will be notified on the fifteenth and last days of each month.
15- The Armenians, who have left the Ottoman borders and who want to return, will not be accepted until a new order is issued.
The provisions of the decree explained herein above were valid for the Greek immigrants as well as the Armenians.
RELOCATION
|
REPERCUSSIONS ABROAD REGARDING RELOCATION
Although the foreign observers, who were at the locations of relocation, wrote that the Ottoman Government’s performance was perfect and done with care in spite of war conditions, the western press preferred to mislead the events. Likewise, although Edward Natan, the consul of America in Mersin, reported that relocation has been carried out regularly, (1) the Ambassador of U.S.A. in Istanbul, Morgantau, has related the events in a completely opposite way to his country and the American press has used these events against Turks. According to the claims issued in the newspapers, Morgantau bribed the Ottoman Government and purchased some Armenians to send them to America; furthermore he has saved some English, Russian and French citizens in Istanbul. A Turkish citizen in U.S.A. reported all these lies and false information used by the press on September 14th 1915 (2).
In the frame of the reports of English consuls in Iran, claims such as killing of 1.000.000 Armenians was discussed in the English Parliament and the parliament decided to protest the Turkish Government. Furthermore, the “Blue Book” published about the Armenian events in England included news claiming that over a third of 1.800.000 Armenians claimed to exist in the Ottoman country were murdered. (3)
Against those ill — willed publications, some objective Western press members have reported that the events were falsely communicated on purpose. In an article issued in a Stockholm newspaper which uses the headline “Massacre in the Ottoman Province, Where the Armenians live”, the absurdity of such claims and the reasons for creating such false news were explained. (4)
The Ottoman Government has declared the English claims to be false on January 4th 1917 with the signature of the Undersecretary of Ministry of Foreign Affairs. (5) In the denial letter, it has been expressed that the Armenian population living in the Ottoman country has never reached 1.000.000, that this amount has decreased due to the migrations that took place before the war and the claims were denied. In the same document, it was pointed out that the Germans were held responsible for the murders of Armenians in an article of a certain issue of the “Times”.
RELOCATION
|
INVESTIGATIONS CONDUCTED BY FOREIGNERS ABOUT AND THEIR OUTCOME
Just after the First World War, following the invasion of Istanbul and other regions by the entente states’ armies, hundreds of political and military leaders and Ottoman intellectuals were sent to and imprisoned in Malta Island by the English, with the claim that they were “war criminals”. Comprehensive investigations have been carried out on the Ottoman archives for finding evidences of crime about the people imprisoned in Malta. As the result of these investigations, no evidence could be submitted to the court neither against the Istanbul government of that time nor about the people imprisoned in Malta in order to prove the accusations on them. The English Court has made desperate investigations in their own archives and in the archives of USA government in Washington, but again no results could be reached.
In the same way, in the message found in the USA archive reports, sent by R.C. Craigie, the English Ambassador in Washington to Lord Curzon on July 13th 1921, the following is expressed:
“I am sorry to notify you that there is nothing that can be used as evidence against the Turks imprisoned in Malta. There is nothing that will provide sufficient evidence. These reports do not seem to include even the evidences that may be helpful in supporting the information that is currently held by the Majesty’s Government about the Turks in any way.” (1)
On July 29th 1921, the Legal Consultants of the King in London decided that the accusations directed to the people in the list of the English Foreign Affairs had a semi — political characteristic and therefore the transactions to be carried out about them should be held separate from those of the Turks, who have been arrested as war criminals.
Furthermore, the expressions “Until now, no deposition has been obtained from any witness proving the accusations made about the arrested are true. In fact, it is not definite if a witness will be found or not; since in a country that is far and difficult to reach like Armenia and especially after such long time, it is even unnecessary to express how difficult it is to find a witness” (2) belongs to the Legal Consultants of His Majesty’s Government.
Consequently, the people, who were under arrest in Malta, were set free in 1922 without any accusation directed to them and without any cases held.
During that time, some documents accusing the Ottoman Government of a so — called genocide and trying to evidence this issue was published by the English press. These documents were claimed to have been found in the Ottoman State Offices in Syria by the English Invasion Forces under the direction of General Allenby. However, the interrogations carried out thereafter by the English Foreign Affairs Ministry showed that these were not documents obtained by the English army, but false documents written by the Nationalist Armenian Delegation in Paris to the allied delegations.
RELOCATION
|
THE STANCE TAKEN BY SCHOLARS TO ALLEGATIONS OF GENOCIDE
The scientists, who perceive the history within the scientific principles, have reached the original copies and documents relating to the issue since 1925 until today, have listened to living witnesses and have made individual observations at the locations of the events. These are the scientists, who knew that the Ottoman archives were open to the researchers since 1925 and who themselves reached the documents. Therefore, only those who are as knowledgeable on this issue as they can comment on or can object to their views. For this reason, the report submitted by 69 American scientists to the members of the Assembly of Representatives in relation with the issue has great importance. (1)
“To the attention of the Members of USA Assembly of Representatives
The Turkish, Ottoman researches and the American Academicians specialized in Middle East, whose signatures are put hereunder, have agreed that the language used in decree number 192 by USA Assembly of Representatives is misleading and / or wrong in many points.
“Although we fully support the concept of “National Day of Commemorating Inhuman Behaviors”, we find the following part, in this text, unacceptable:
…. 1.5 million Armenian — originated people, who have been the victims of the genocide made in Turkey between 1915 and 1923 …”
Our disagreement focuses on the use of he words “Turkey” and “genocide” and may be summarized as follows:
From the 14th century until 1922, the area, which is called Turkey, more correctly as the “Republic of Turkey” today, was a part of the Ottoman Empire, which was a multi — religion and multi — national state. Just as it is wrong to accept the Habsburg Empire to be equivalent to the Republic of Austria of today, it is also wrong to accept the Ottoman Empire to be equivalent of to the Republic of Turkey. The Ottoman Empire, which exited from the history stage in 1922 with the Turkish Revolution gave birth to the establishment of current Republic of Turkey in 1923, was a state, which kept the lands of more than 25 states, over Southeastern Europe, Northern Africa and Middle East. The Republic of Turkey was only one of them can not be held responsible for any events that happened in the Ottoman period. But the ones, who have written the decree, wanted to give the responsibility of the “genocide” between 1915 and 1923 to Turkey by using the name “Turkey”.
As for the genocide accusation, no one, who has signed this paper, have the purpose of underrating the dimensions of the pains that the Armenians have suffered. Likewise, we have the opinion that the pains of the Muslim public in the mentioned region can not be assessed in any other way. The evidences put forward until now point out that an internal war between the communities (between the Muslim and Christian groups) has become more complex with the hunger, epidemics and the massacres and pains in and around Anatolia during the first World War. In fact, during those years, a continuous war has been suffered in the region that is not so different from the tragedy going on in Lebanon in the last decade. The losses of both the Muslim and the Christian nations are big numbers. However, there are many documents and findings that the historians must reach in order to determine the reasons of the events that resulted in the death of the Eastern Anatolian public, which includes many Christians as well as Muslims.
History is created by the statesmen and the politicians and it is written by the scientists. For the operation of this process, the scientists must be given the chance to reach the written records of the former statesmen and politicians. Until now, a big part of the archives related with this issue in the Soviet Union, Syria, Bulgaria and Turkey have been kept closed to the historians. Until these archives are reached, the history of the Ottoman Empire between 1915 — 1923 in the scope of the decree of the Assembly of Representatives numbered 192 can not be completely known.
We believe that USA Congress should encourage the full opening of the history archives relating to the issue and should not make any accusations until the historical events are fully brought into light. The accusations such as the ones in the decree number 192 of the Assembly of Representatives would unavoidably result in unfair decisions about Turkey and maybe damaging the improvement, which the historians started to record in understanding these tragic events.
As shown by the comments herein above, the history of the Ottoman — Armenians is an issue that is frequently debated among the historians and many of the historians do not share the expressions in the decree number 192. In case the congress adopts this decree, it will have tried to decide which part of the historical problem is true through laws. Such a decision basing on assumptions that are historically doubtful gives harm to the honest historical research and damages the reliability of the American legislation process.
May 19 1985
Prof. Dr. Rifaat Abou — El — Haj
History, California State University
|
Prof. Roderic Davison
History, George Washington University
|
Ass. Prof. Sarah Moment Atis
Turkish Language and Literature, Wisconsin University
|
Distinguished Prof. Walter Denny
Art History and Near East Researches, Massachussets University
|
Ass. Prof. Darl Barbir
History, Siena Institution (New York)
|
Dr. Alan Duben
Anthropologist, Researcher, New York
|
Ilhan BASGÖZ
Ural — Altay Studies Division, Turkish Researches Program Director, Indiana University
|
Ass. Prof. Ellen Ervin
Turkish Researches, New
York University
|
Prof. Daniel G. Hates
Anthropology, New York City University
|
Prof. Caesar Farah
Islam and Middle East History, Minnesota University
|
Prof. Ülkü Bates
Art History, New York City University
|
Prf. Carter Findley
History, Ohio State University
|
Prof. Gustav Bayerle
Ural — Altay Studies, Indiana University
|
Prof. Michael Finefrock
History, Charleston Institution
|
Prof. Andreas G. E. Bodroglifetti
Turkish and Iran Languages, California University
|
Ass. Prof. William Hickman
Turkish, California Berkeley University
|
Ass. Prof. Kathleen Burril
Turkish Researches, Columbia University
|
Ass. Prof. Frederick Latimer
History, Utah University
|
Prof. Alan Fisher
History, Michigan University
|
Prof. John Hymes
History, Glenville State
Institution
|
Prof. Timothy Childs
Teacher, Johns Hopkins University
|
Dr. Health W. Lowry
Turkish Research Institution
Inc. Washington D.C.
|
Prof. Shafiga Daulet
Political Science, Connecticut University
|
Prof. Halil Inalcik
Ottoman History, American
Art & Science Academy
Member, Chicago University
|
Ass. Prof. Ralph Jaeckel
Turkish, California University
|
Ass. Prof. Ezel Kural Shaw
History, California University
|
Ass. Prof. Ronald Jennings
History & Asian Researches, Illinois University
|
Prof. John Masson Simth, JR
History, California Berkeley University
|
Ass. Prof. Cornell Fleischer
History, Washington University
|
Dr. Svat Soucek
Turkologist, New York
|
Prof. Peter Golden
History, Rutgers University
|
Dr. Philip Soddard
Middle East Institute Director, Washington D.C.
|
Prof. Tom Goodrich
History, Indiana University
|
Prof. Frank Tachau
Political Science, Chicago,
Illinois University
|
Dr. Andrew Could
Ottoman History, Arizona, Flagstaff
|
Robert Staab
Middle East Center Vice
Director, Utah University
|
Prof. William Griswold
History, Colorado State University
|
Prof. Rhoads Murphey
Middle East Languages,
Cultures and History,
Columbia University
|
Prof. Tibor Halasi — Kuv
Turkish Researches, Columbia Professor
|
Ass. Prof. June Starr
Anthropology, Suny
Stony Brook
|
Distinguished Prof. J.C. Hurewitz
Former Director of Middle East Institute, Columbia University
|
Prof. James Stewart Robinson
Turkish researches, Michigan University
|
Prof. Avgdorlevy
History, Brandens University
|
Prof. Thomas Naff
History, Middle East
Researches Institute Director, Pennsylvania University
|
Prof. Bernard Lew’is
Middle East History, Princeton University
|
Ass. Prof. John Woods
Middle East History, Chicago University
|
Ass. Prof. Justin Mc Carthy
History, Louisville University
|
Prof. Pierre Oberling
History, New York CityUniversity
|
Prof. Jon Mandaville
Middle East History, Portland State University
|
Ass. Prof. Madeline Zilfi
History, Maryland University
|
Prof. Michael Meeker
Anthropology, California University
|
Prof. Metin Tamkoc
International Law, Texas
Tech. University
|
Ass. Prof. James Kelly
Turkish, Utah University
|
Prof. Stanford Shaw
History, California University
|
Ass. Ass. Prof. Kerim Bey
Southeastern University
|
Dr. Elaine Simth
Turkish History, Retired
Foreign Affairs Officer
|
Prof. Metin Kunt
Ottoman History, New York
|
Ass. Prof. David Thomas
History, Rhode Island Institute
|
Ass. Prof. William Ochsenwald
History, Virginia Polytechnic Institute
|
Ass. Prof. Grace M. Simth
History, California Berkeley university
|
Ass. Prof. Robert Olson
History, Kentucky University
|
Ass. Prof. Margaret L.Venzke
History, Dickinson Institute (Pennsylvania)
|
Ass. Prof. William Peachy
Jewish and Near East Languages & Literatures, Ohio State University
|
E. Prof. Donald Webster
Turkish History
|
Ass. Prof. Donald Quataert
History, Houston University
|
Prof. Walter Weiker
Political Science,
Rutgers University
|
Prof. Howard Reed
History, Connecticut University
|
Prof. Warren S .Walker
English, Turkish Oral
Stories Archive Director,
Texas Tech. University
|
Prof. Dank Wart Rustow
Political Science, New York City University
|
|
Invitations have been made by Turkey at different times in order to discuss the correctness of the documents put forward by the Armenians and the Armenian pretensions supported by the Western European Countries and Russia. These calls have been both directed at to the Armenian scientists and to the people, who have undertaken the Armenian propaganda. However, an important part of these people did not participate the meeting without showing any reasons. The last example of this condition has been set in the 11th Turkish History Congress that gathered in 1990.
For the first time, an “Armenian Section” had been programmed in the 11th Turkish history Congress and the foreign historians who have been “Armenian struggle Supporters” have been invited to the discussions in this section, but each of them using various excuses avoided participating in these scientific discussions.
The list of the foreign scientists invited to the 11th Turkish History Congress, held in Ankara between September 5th — 9th 1990, in relation with the Armenian problem, is given hereunder:
Prof. Dr. Heath LOWRY (participated)
Garin ZEDLIAN (did not answer)
Prof. Dr. Bernard LEWIS (could not participate)
Prof. Dr. Justin McCARTHY (participated)
Prof. Dr. Stanford SHAW (participated)
Prof. Dr. Anthony BRYER (Did not answer)
Dr. Andrew MANGO (participated)
Prof. Dr. Salahi R. SONYEL (participated)
Prof. Dr. M. MARMURA (did not answer)
Prof. Dr. Allan CUNNINGHAM (did not answer)
Prof. Dr. Robert ANCIAUX (participated)
Prof. Dr. Aryeh SHMUELEVITZ (participated)
Prof. Dr. Jak YAKAR (participated)
Prof. Dr. Hans G. MAJER (could not participate)
Prof. Dr. Wolf Dietrich HUTTEROTH (did not answer)
Prof. Dr. Klaus KREISER (could not participate)
Prof. Dr. Jean — Paul ROUX (did not answer)
Prof. Dr. Paul DUMONT (participated)
Prof. Dr. Robert MANTRAN (could not participate)
Prof. Dr. Richard HOVANNISIAN (did not answer)
Dr. Gerard LIBARDIAN (did not answer)
Dr. Levon MARASHLIAN (participated)
Prof. Dr. Vahakn DADRIAN (did not answer)
Christopher WALKER (could not participate)
Anahid Ter MIMASSIAN (could not participate)
Tessa HOFFMAN (did not answer)
RELOCATION
|
ARMENIAN ALLEGATIONS AND UN TREATY ON GENOCIDE
The concept “genocide” is defined with the “UN Agreement on the Prevention and Punishment of Genocide Crime” dated 1948. In accordance with article 2 of the agreement;
“Genocide covers one of the following actions; with the intention of killing a national, ethnic, racial or religious group completely or partially: killing the members of the group, giving heavy damages to the physical or mental integrity of the members of the group, keeping the group in living conditions that will result in the loss complete partial physical existence of the group, taking precautions that will prevent births among the group, transfering of the children in the group to another group by force. In genocide, planned actions that have become a state policy are involved.”
When the issue is assessed in terms of the genocide agreement, it is impossible not to mention some events in the history. For committing an offence of inhumanity as genocide, that nation must have a tendency for such a crime in its history. Tendency for crime is a characteristic for the societies just as it is for human beings. When the Turkish history is examined, one can not find any trace of no genocide or assimilation.
When we look at the geography, on which it has spread, we see that the Ottomans held a part of Europe together with the Balkans up to the borders of Vienna, all Northern Africa on Mediterranean coast, all of the Middle East and the Arab Peninsula under its management for many years. This period is at least 200 — 400 years. Which nation in this geography can be said to be extinct? In the period, during which religious rules were executed in Anatolia, beliefs such as the oldest Christianity sect Syriacism and Yezidi belief worshipping flame and peacock were able to survive lived and in 1800s, although violated of the religious laws, churches have been opened in Anatolia. Even while one of the two brothers was Sokullu Mehmet Pasha, the Ottoman Grand Vizier, the other was assigned as Patriarch to the Makarje Serbian Church and has resurrected the Serbian nation. In the same period, when we look a other regions of the world, we see the genocides of the sects struggle period in Europe, the communities, whose languages were changed in the far east (Indians — Pestun), Africa, and Southern America whose language and religion have been completely changed.
Nazis have killed millions of people during the 2nd World War. Between 1939 — 1945, 5-6 million Jews, more than 3 million Soviet war prisoners, more than one million Polish and more than one million Yugoslavians, approximately 200.000 gypsies and 70.000 disabled were killed. This is the genocide.
In addition to these, although the United Nations has a preventive agreement, there have been many genocide events in the modern era. For example, in accordance with the confessions of 2 retired French generals published in Le Monde, the French have killed minimum one million Algerians between 1954 — 1962, the Indonesian army has killed one million communists and their families between 1965 — 1966, the Red Kmers in Cambodia killed 1.7 million Cambodians between 1975 — 1979, in 1994 500.000 Tutsies have been killed by the Hutus in Ruanda, and finally thousands of Muslims have been subject to the Serbian severity in Bosnia — Herzegovina after 1991.
The genocide crime has been committed in these events in its real meaning. Contrary to the Armenian pretensions, the implementation performed in Eastern Anatolia in 1915 is the migration from one place to another region within Ottoman land and it has no relation with the genocide. Turkish management is accustomed to living with the nations of different cultures and races in the regions it dominated. There is “justice” in the Turkish tradition, there is “keeping the cultures alive”; but there is no “massacre” or “genocide”. This matter is clearly indicated in the book of Justin McCarthy named “Death and Exile”. In this book, the story of the Balkans and the Caucasian people taking refuge in the Ottoman management to escape death are related.
One should the ones accusing the Ottoman management with genocide: Where did the Jews and the Muslims escape from Spain and Portugal in 1469 where did Tökeli Imre and his men escape from Hungary in 1680, where did Rakoczi Ferench and his men go in 1711, where did Layos Kosuth and a Hun group of 2000 people go in 1849, where did Prince Chartorski go with his 135000 soldiers in 1841 and 1856, where did the Russian commander Vrangel and even Trouchki escape in order to take refuge from death?
The history gives the answer all these questions as the “Ottoman”. Don’t the ones announcing the relocation implementation in 1915 as the so called “Armenian genocide” know that Poland and Germany origin Jews found shelter in Turkey since 1930s? While only 20 — 25 years had passed over the so — called Armenian genocide, why did the ones looking for a country to adopt chose Turkey as their rescuer? The answers to these questions are hidden in the just, humane, tolerant, uniting character of the Turkish State tradition, which has always been respectful towards traditions and beliefs.
Furthermore, the genocides and assimilations made in the Balkans 550 years after the Ottoman Empire Fatih, who gave the people living on the land he ruled, the chance of preserving their values alive and transferring them to the new generations, must be remembered. The Balkan nations, whose languages, religions, churches, schools were taken under guarantee with this order, have torn the Bosnians, Albania — rooted Muslims, Macedonians and Bulgaria Turks out of their own land in the verge of the 21st century. Today, the ones accusing Turkey of genocide have ignored the massacres that continued for moths and tapped their ears to the screams of the raped women of any age. Recently, not only the Balkan nations found shelter in Turkey; but also the Iraqis running away from Saddam Hüseyin, the Iraqi state president, who tried to commit genocide using the “mustard gas” he provided from the western chemical weapon producers, found shelter in Turkey. The Turkish people has always shared their bread at any time in history in spite of their limited opportunities and have opened their arms to the oppressed nations. The Turkish people, the Ottoman and the Republic of Turkey have a very clean register that can be an example for other nations and states.
RELOCATION
|
CONCLUSION
Many things have been said and written about relocation since the date of its application. The Armenians have managed to deceive the world public opinion for a long period by hiding behind the false documents. The Armenian massacre stories, which began with 300.000s and came to 3.000.000s have no basis. Likewise during the invasion of Istanbul, both the English and the French have sufficiently investigated the Ottoman archive and since they have not been able to submit any documents in relation with the Armenian genocide, they must not have found any such document.
On the other hand, they should have photographs in their archives taken by the journalists who came to Anatolia at that time to observe the relocation implementation. If a genocide had been committed with the order of the state, these photographs would have been presented to the world public opinion a long time ago. Furthermore, if the party claiming the reality of a genocide had concrete documents, would the for establishing a “commission of jurists” be left without a response? Why did not this official suggestion of the Ottoman State left unanswered? Was the reason the fear that the roles of some western countries would become apparent in the organization and agitation of the Armenian bands or the fear that sources, from which the Armenians obtained their guns to kill thousands of innocent civil people, be disclosed?
When the word genocide is mentioned the Nazi mass murder that resulted in the loss of millions of Jews and other ethnical groups, comes to mind. When the word genocide is heard, the murder at least a million Algerians by the French between 1954 — 1962 is remembered. When the word genocide is heard, the murdering of 1 million communists and their families by the Indonesian army between 1965 — 1966 is remembered. When the word genocide is mentioned, the massacre of almost 2 millions of Cambodians by the Red Kmers in Cambodia between 1975-1979 is remembered. When the word genocide is mentioned, the murdering of 500.000 Tutsies by the Hutus in Ruanda in 1994 is comes to mind. And finally when the word genocide is heard, the severe massacre of thousands of Muslims in Bosnia — Herzegovina and Kosova after 1991 by the Serbians is remembered. The genocide crime has been committed during these events in its real meaning.
If the Ottoman State had any intention of subjecting the Armenians to “genocide”, wouldn’t it commit it where the Armenians lived? What was the need for such expense made during the relocation and so many commercial and military precautions that needed to be taken?
The purpose of the relocation which the world’s most successful resettlement program has never been eliminating Armenians but was born out of a compulsory need of providing state security. | | | | | |
|