Güray's profileErmeni Sorunu. İddialar ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Ermeni Sorunu. İddialar - Gerçekler.. Armenian Issue. Allegations - Facts..

Question Armenienne, Les Allegations - Les Verites Historiques.. Der Armenier Konflikt, Behauptungen - Tatsachen..

Güray TOPAÇ

Occupation
Location
Interests
www.mevlanaguraytopac.spaces.live.com
www.guraytopac.spaces.live.com
"Tarih Yazmak Tarih Yapmak Kadar Muhimdir, Yazan Yapana Sadık Kalmazsa, Değişmeyen Hakikat İnsanlığı Şaşırtacak Bir Mahiyet Alır." Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
Feb. 6
Sevgili spaces.live dostlarım,
19 Mayis Ataturk' u Anma, Genclik ve Spor Bayramimiz
kutlu olsun.
 
Bugun ile ilgili hazirladigim video klip, Turkiye' nin
guclu video klip sitesi TrTube' da site ekibince beğenilerek
ana sayfada yayinlanmistir.
 
Kurtulus Mucadelemizi gelecek nesillere aktarma cabamiza
destek verdikleri icin TrTube Ekibine sonsuz tesekkurler.
 
19 Mayıs 1919 - 19 Mayıs 2008
Türk' ün Kurtuluş Mücadelisinin başlamasının 89. yılı anısına
Eklenme: 2 saat önce
Gönderen: baba35
May 17

Alçak PKK'nın oyununa karşı kampanya

Washington Post Gazetesi'nde yayınlanan ve PKK'lı bebek katillerini sözde 'romantik gerillalar' olarak gösteren haber fotoğraflar için sizden binlerce tepki geldi.
İsyana dönüşen tepkilerin ortak paydası ise şuydu;
Teröristleri sevimli gösteren bu tiyatroya alet olan gazeteye haddini bildirmek.
Hürriyet olarak bu isteğinizi yerine getirdik ve Washington Post yönetimine gönderilmek üzere bir metin hazırladık.
Eğer siz de tepkinizi göstermek istiyorsanız aşağıda Türkçesi olan metni imzalayın gönderelim...
 
Sayın Washington Post yetkilisi  

İşte tepki çeken haber ve fotoğraflar

Gazetenizde 7 Mart 2008'de Andrea Bruce imzalı yayınlanan haber, 1984 yılından bu yana masum sivil hedefleri kadın, yaşlı, çocuk, bebek diye ayırt etmeden hedef alan PKK'lı  teröristleri, bebek katillerini dünyaya yanlış tanıtmıştır.

Bu kanlı örgütü Türkü, Kürdü , Çerkezi ile en iyi bu ülkenin vatandaşları tanır. Çünkü bu kanlı örgüt Güneydoğu'da, sivil insanların yoğun bulundukları kent merkezlerinde, çarşılarda halkın arasında patlattıkları bombalara binlerce insanın feci şekilde ölümüne yol açmıştır.

Daha geçtiğimiz ay Diyarbakır'da yol kenarına koydukları bomba ile ikisi çocuk beş kişiyi öldürmüştür. Üstelik bu çocuklar Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı olan Kürt çocuklarıdır. Ve asıl önemlisi bunlar masum sivil vatandaşlardır.  Acı ve yazık olan şudur:        

Washington
Post gibi dünya çapında saygın bir gazetenin muhabiri bu kanlı terör örgütünün mizansenine sözde insancıl oyununa düşmüştür.

Sayın yetkili, kim bilebilir ki, kucağında o ayı yavrusunu besleyen terörist, daha kısa bir süre önce acaba kaç askeri şehit etmiş ya da kaç sivil vatandaşı katletmiştir.       

Dikkat ettiniz mi, sözde şevkatle besleyen o teröristin yanındaki silahtan çıkan kurşunlar, acaba kaç çeşit insanlık suçu işlemiştir. Kaç insan yavrusunu katletmiştir.

Sayın
Washington
Post yetkilisi...

Sizlere, eli kanlı  bu teröristlerin, kundağında kurşunladığı daha adı bile konmamış bebeğin dünyada simge olan fotoğrafını yolluyor sizi yayınlıcılık anlayışınız ve vicdanınızla baş başa bırakıyorum.

Saygılarımla

 
 
 
 
To whom it may concern,
A story published in your March 7, 2008 issue with Joshua Partlow byline has portrayed terrorists who have been targeting innocent people including women, elders, kids and babies since 1984, in a very wrong way.
These murderers are best known by the people of this country, including Turks, Kurds, Circassians. Because these murderers has violently killed thousands of people in crowded city centers in Southeastern Anatolia, and recently five people including two children in Diyarbakir with a roadside bomb. Those kids were Turkish citizens with Kurdish origins. And more importantly they were all civilians.
A correspondent of one of the most prestigious newspapers of the world, the Washington Post, has been tricked by the humanitarian theater of this terrorist organization.
Who could know that how many soldiers were martyred or civilians were killed by this terrorist, who holds the bear cub?
I am sending you the picture of this unnamed baby shot in its nappies by these bloody handed terrorists, a picture that has become a world famous symbol. And I leave you to your editorial policies and conscience.
Best regards
Mar. 12
Mar. 6
space n gercekden güzel olmuş ermenı soykırımı konsunda ödevım vardı int den bakarken senın spacene rastaladım ve gercekden yararı oldu emegıne saglık umarım bu space dekıler bazılarınn iyice gözüne girer ve görürüler gerceği !!
Feb. 12
Photo 1 of 6
July 17

Ermeni Yasa Tasarısı'nın İçeriği ve İddialara Verilen Cevaplar.

Ermeni Yasa Tasarısı'nın İçeriği ve İddialara Verilen Cevaplar

  •  
         Eylül 2000 yılından beri ısıtılıp ısıtılıp Amerikan kongresine getirilen “Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı” bu defa Demokrat Kongre başkanı Nancy Pelosi sayesinde geçecek kaygısı Türkiye’de hakimdir. Aslında tasarının geçip geçmemesinin birkaç açıdan önemli olmadığı kanaatindeyim. Birincisi, zaten benzeri karar tasarıları Eyalet Parlamentolarında kabul edilmiştir. ANCA’nın resmi sitesine göre şu an 42 Eyalette Ermeni soykırımı kabul edilmiş durumda. Gerçi bu sayı abartılıdır gerçek rakam 32 kadardır ama bunun da önemi yoktur. Nasıl olsa önümüzdeki yıl içinde hedeflenen sayıya ulaşmaları mümkündür. İkincisi, tasarının yaptırım gücü yoktur. ABD Başkanından 24 Nisan günü 1,5 milyon Ermeninin öldürüldüğünü ifade etmesi istenmektedir. Bu güne kadar Amerika’nın Cumhuriyetçi veya Demokrat başkanları 24 Nisan konuşmalarında “soykırım” sözcüğünü telaffuz etmeden aynı anlama gelebilecek sözler sarf ettiler. Ancak bu söylediklerimizden Türkiye’nin tasarıyı engellemek için mücadelesine son vermesi anlamı çıkarılmamalıdır. Elbette Türkiye var gücüyle hakkındaki bu son derece haksız, ahlaksız ve karalayıcı tasarıyı engellemek ve Türk milletinin sonsuza dek  “soykırımcı” olarak damgalanmasının önüne geçmek için mücadele edecektir. Aksi takdirde diasporadaki Türk çocukları okul kitaplarında katil olarak ilan edilmenin ezikliği ile bulundukları ülkelerde asosyal bir kişilik geliştireceklerdir.
  •      Diğer taraftan Alt Temsilciler komitesine sunulan söz konusu tasarı tarihi açıdan gayri ciddi ve maddi hatalarla doludur. Gerekçeler özensiz ve bu senatörler ne versek kabul eder mantığı ile hazırlanmıştır. Tasarı, Başkan’ın ABD dış politikalarını, insan hakları, etnik temizlik ve ABD arşiv kayıtlarının ortaya koyduğu Ermeni soykırımı gibi konulara daha duyarlı bir şekilde yürütülmesini temin etme çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca yine Başkan’dan 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olarak ilan etmesini talep etmektedir. Bu çağrı, doğal olarak  Türkiye ABD arasındaki ilişkileri etkilemeye yöneliktir. Bu bakımdan yaptırım gücü olmamakla birlikte, Türk-Amerikan ilişkilerinin dostluk ve işbirliği çerçevesinde yürütülmesine pürüz getireceği için önemlidir. Çünkü bu tasarıda önceki tasarıdan farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti soykırımdan sorumlu tutulmaktadır. Halbuki önceki tasarının politika deklarasyonu kısmında üçüncü bir madde vardı ve burada soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapıldığı ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırım yapmadığı açıkça belirtiliyordu. Belki daha da önemli olan, tasarı kabul edildiği takdirde ABD’de Türk imajının çok olumsuz bir şekilde etkileneceğidir. Bu da iki ülkenin ticari ve kültürel ilişkilerinde önümüzdeki yıllarda önemli bir kambur oluşturacaktır. Bu yüzden tasarının doğruları yansıtmadığı Amerikan kamuoyuna anlatılmalıdır. Bu amaçla, tasarının maddelerindeki maddi hatalar aşağıda değerlendirilmektedir.

(1) Ermeni soykırımı 1915 -1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni'nin sınır dışı edilmesiyle, bunlardan 1,5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürülmesiyle, kurtulan 500 bininin de evlerinden kovulmasıyla ve 2500 yıllık Ermeni varlığının anavatanından tasfiye edilmesiyle sonuçlandı.

Bu maddede sözde soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1915-1923 yılında gerçekleştirildiği, 2 milyon Ermeni’nin sürgüne gönderilerek 1,5 milyon kadın, çocuk ve erkeğin ölümüne sebep olunduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca hayatta kalan 500.000 Ermeni’nin evlerinden çıkarılmak suretiyle Anadolu’daki 2500 yıllık Ermeni varlığının sona erdirildiği öne sürülmektedir. Halbuki 1923 yılında Osmanlı Devleti artık tarih sahnesinde yoktur. Başta V. Dadrian ve pek çok diğer Ermeni araştırmacı da 1915-1916 yıllarında 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü ve sözde soykırımın gerçekleştiğini iddia ettiği bilinmektedir. O halde neden tarihin 1923’e kadar uzatıldığı sorusu akla gelmektedir. Muhtemelen Ermeni lobileri tarihi bu aralıklarda tutmak suretiyle, Türkiye’nin reddi miras yoluyla cezasız kalmasının önüne geçmeyi planlamakta ve T.C. devletini de karalamaktadırlar. Diğer taraftan öldürüldüğü veya hayatta kaldığı belirtilen Ermeni sayısı hakkında tasarıda yer alan rakamlar abartılı ve yanlıştır. 1914 Ermeni nüfusunun tahminlere göre 1.400.000-1.700.000 arasında olduğu artık bir çok bağımsız araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Dr. Johannes Lepsius-ki pro Ermeni bir papaz ve yazardır- Patrikhanenin verdiği rakamların üzerini çizerek 1.845.450 rakamını yazmıştır (Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919, s. 308). 2 milyon nüfus rakamı ise hiçbir kaynakta geçmemektedir. (Bkz. H. Özdemir ve diğ. Ermeniler: Sürgün ve Göç, Ankara, 2004, s. 49-50). 1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü de bir efsanedir. Bu efsane 24 Temmuz 1915 tarihinde (yani tehcirin resmen 44. günü) Harput Amerikan konsolosu Leslie Davis’in raporunda “ne kadar Ermeni’nin öldürüldüğünü söylemek imkansızdır, fakat sayının bir milyondan az olmadığı tahmin edilebilir” demesiyle başlamıştır (NARA 867.4016/269) Kaldı ki Ermenilerin teorisyeni Dadrian bile 1 milyon hayatta kalan Ermeni’den bahsetmekte ve kayıpları da 1.1 milyon olarak pek çok yayınında beyan etmektedir. 1919 Paris görüşmelerinde Bogos Nubar Paşa yaklaşık 600-700 bin Ermeni’nin tehcir edildiğini belirtmektedir. Ayrıca Patrikhane savaş sonunda Anadolu’daki toplam Ermeni sayısını en az 644.000 olarak vermektedir. Cemiyet-i Akvam 1922 yılında dünyadaki Türkiye Ermeni sayısını 817.873 olarak açıklamaktadır. Üstelik aynı belgeye göre Müslüman olan veya Türkiye’de kalan 281.000 Ermeni bu rakama dahil değildir. (NARA 867.4016/816) O halde nasıl 1.5 milyon Ermeni öldürülmüş olabilir. Kaldı ki savaş sonrasında Ermeni Patrikhanesi tarafından İngiltere ve Fransa büyükelçilerine gönderilen bir memorandumda 1914-1918 arasında “200.000 Ermenin canlı canlı gömüldüğü veya Van Gölü, Fırat ve Karadeniz’de boğularak öldürüldüğü” iddia edilmektedir. Bu memorandum, Paris Barış görüşmeleri öncesinde Amerikan delegasyonuna verilen bir rapora “Report Presented to the Preliminary Peace Conference by the Commission on the Responsibility of the Authors of the war and on the Enforcement of Penalties, March 29, 1919) da aynen yansımıştır.Demek ki 1919’da Ermeni Patrikhanesi de Ermeni kayıp sayısını 200 bin olarak tahmin etmektedir.

(2) 24 Mayıs 1915 Müttefik Kuvvetler; İngiltere, Fransa ve Rusya ilk kez açıkça bir başka hükümeti “insanlığa karşı suç” işlemekle itham eden ortak bir bildiri yayınladı.

Tasarının 2. maddesinde 24 Mayıs 1915 tarihindeki Müttefik deklarasyonuna yer verilerek güya Osmanlı devletinin sürgünden önce uyarılmasına rağmen etnik temizlik yaptığı ileri sürülmekte ve bu şekilde devletin planlı ve sistematik bir operasyon ile Ermenileri imha ettiği fikri uyandırılmaya çalışılmaktadır. Elbette bu deklarasyon yayınlanmıştır ama yayınlayanlar o tarihte Osmanlı’yı parçalamak için gizli anlaşmalar yapan devletlerdir. Ayrıca deklarasyonu yayınlayan Rusya o tarihlerde ülkesindeki Yahudilere karşı katliam yapmaktaydı. İngiltere ise Alman kökenli isyancı vatandaşlarını sınır dışı etmekte yada toplama kamplarına göndermekteydi. Ayrıca belirtilmelidir ki, deklarasyonda bahsedilen iddialar Ermeni siyasi partilerinin görüşlerine dayanmakta ve tarih 20 Mayıs 1915’de Rusların Van şehrini tamamen işgal etmesi ve Ermenilerin Müslümanları kılıçtan geçirdiği bir dönemdir.


(3) Bu ortak bildiride, "Müttefik Kuvvetler'in, bu suç için Osmanlı Devletinin tüm üyelerini ve yanında bu katliamlara bulaşmış işbirlikçilerini de bizzat sorumlu tutacağını açık açık Bab-ı Ali'ye beyan eder” deniliyordu.


Yukarıda ifade edildiği gibi bu Müttefiklerin bir propaganda faaliyetidir. Nitekim Osmanlı Devleti verdiği cevapta, Osmanlı topraklarında Ermenilere karşı katliam yapıldığı kesinlikle yalandır demiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun cevabında çok ilginç bir detay da vardır: Bu iftiraların kaynağı Romanya ve Bulgaristan’da bulunan İngiltere ve Rusya konsoloslarıdır. Gerçekten de Taşnaksutyun Siyasi propaganda büroları da bu iki ülke başkentindeydi ve Mavi Kitap’taki pek çok katliam haberiyle ilgili raporlarda bu bürolardan çıkmıştır. 

(4) I. Dünya Savaşı sonrası Türk hükümeti, Ermeni soykırımının “organizasyonu ve uygulamasında” ve “Ermenilerin katliamı ve imhasında” yer almış bulunan üst düzey yöneticileri suçladı.

Tasarının 4. maddesi savaş sonrasında Osmanlı’nın suçu mahkemelerinde kabul ettiğini ve soykırım sanıklarının tutuklu olanlarını mahkum ettiğini iddia etmektedir. Ünlü Amerikan tarihçisi Justin McCarthy bu mahkemeleri “kanguru mahkemeleri” olarak değerlendirmekte, mahkemelerin işgalci müttefiklerin kukla yönetimi tarafından kurulduğunu hatırlatmaktadır. İngiliz Yüksek Komiseri S.A.G. Caltorphe Londra’ya yazdığı bir raporda yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü ve hem Türk hem de kendi hükümetlerinin itibarını zedelediğini belirtmiştir. (FO 371/4174/118377) Ferudun Ata adlı bir tarihçi tarafından hazırlanan İşgal İstanbulu’nda Tehcir Yargılamaları, Ankara 2005 adlı eserde ifade edildiğine göre, dönemin hükümeti, Paris Barış Konferansı’nda daha uygun koşullar elde etmek ve muhalifi olduğu İttihat ve Terakki Milletvekillerinden intikam almak için mahkemeleri kurmuştur. Mahkemeler de sorgular da düzmecedir. Yalancı şahitler, sanıklar aleyhine ifade vermeye zorlanmıştır. Örneğin Yozgat tehcir davasından sanık olan Jandarma komutanı Binbaşı Tevfik aleyhine ifade veren kunduracı Artolos ücret karşılığı ifade vermesi için İstanbul’a getirilmiş, daha sonra aynı kişi Dr. Ata’nın tespitine göre Müslüman olmuş Rifat adıyla komisyona ifade vermiştir. Dr. Ata’nın eseri bunun gibi yalancı tanık ifadelerini deşifre etmektedir. Tanıklar lehine ifade veren kimse mahkemeye çıkarılmamıştır. Mahkeme başkanları yalan şahitleri bazen ortaya çıkarmalarına rağmen asla cezai işleme baş vurmamışlardır. Dr. Ata şahitlerin İngiliz Yüksek Komiserliğinde oluşturulan “Ermeni-Rum Şubesi”nde eğitilerek mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir. Tevfik Paşa hükümeti döneminde mahkeme kararlarının temyizi için açılan davaların büyük bir çoğunluğu da bozulmuştur. Temyiz sonucu kararı bozulanlar arasında maalesef idam edilen Nusret Bey’in davası da vardır. Öte yandan İngiliz Komiseri Amiral Caltorphe da bu mahkemelerin Müttefik güçler için utanç verici olduğunu rapor etmiştir (FO 371/4173/61185’den naklen Gunther Lewy) 4. Nisan 1919’da ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck, “ yaygın bir şekilde, [yargılamaların] çoğunun kişisel intikam saikiyle veya İtilaf Devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla yapılmakta olduğuna inandığını” rapor etmiştir. (NARA 867.00/868; M 353, roll 7, fr. 448) Kaldı ki haksız yargılamalarla bu kararların alınmasına yardımcı olan İngiltere, 144 İttihatçı ileri gelen mahkumu benzeri suçlamalarla Malta’ya götürmüş ama haklarında somut delil bulamadığı için mahkemeye çıkarmamıştır.

(5) Jön Türk Rejiminin (İttihat ve Terakki Partisi) yetkilileri, kurulan askeri sıkıyönetim mahkemelerinde, Ermeni halkına karşı katliamlar organize etme, uygulama suçlamasıyla yargılanarak mahkum edildiler.

Dr. Feridun Ata’nın yukarıda işaret ettiğimiz tespitleri dışında, Justin McCarthy, Gunter Lewy gibi tarihçiler bu mahkemelerin güvenilir olmadığını, sanıklar aleyhine şahitlik yapanların sorgulamalarının yasal zeminde yapılmadığını, savunmalarının dikkate alınmadığını, mahkeme başkanlarının savcı gibi hareket ettiğini, sanığa savunma hakkının usule uygun olarak verilmediğini belirtmişlerdir. Lewy’nin de belirttiği gibi yargılamalar boyunca mahkeme hiçbir tanık dinlememiş ve hükümler tamamıyla savunmanın yanıtı dikkate alınmadan yalan şahitlerin ifadelerine dayanılarak verilmiştir. ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck Yozgat mahkemesindeki sanıkların “anonim mahkeme kayıtlarına” dayanılarak yargılanmalarını onaylamadığını ifade etmiştir. (NARA 867.00/81’den naklen Gunther Lewy). Ayrıca mahkemeye çıkarılanların büyük bir çoğunluğu görevlerini suiistimal ve askeri emre itaatsizlik gibi suçlardan mahkum olmuşlardır.

(6) Ermeni soykırımının başta gelen organizatörleri olan Harbiye (Savaş) Bakanı Enver, İçişleri Bakanı Talat ve Donanma Bakanı Cemal işledikleri suçlardan dolayı idama mahkum oldular, ancak mahkemelerin kararları uygulanmadı.

İşgal İstanbul’undaki olağanüstü mahkemelerde Enver, Talat ve Cemal gıyaplarında yargılanmışlar ve idama mahkum edilmişlerdir. Ancak tasarı metninde ima edildiği gibi bu üç kişi, “Ermeni halkına karşı katliamlar organize etmek ve uygulamak”tan değil, ülkeyi korkunç bir savaşa sokmak gibi siyasi bir suçtan dolayı mahkum edilmişlerdir. Ayrıca not etmek gerekir ki, İttihat ve Terakki Partisinin I. Dünya savaşında en etkili bu üç kişisinin mahkemeleri firarda oldukları için gıyaben yapılmış, mahkemelerinde hiçbir somut delil gösterilmeden mahkumiyet kararı verilmiştir. Dolayısıyla bu sanıklara verilen cezanın infaz edilmemesi ihmal veya işlenen suça kayıtsız kalmakla alakalı değildir. Üstelik Cemal Paşa Suriye’deki kamplarda Ermenilere yaptığı yardımlar dolayısıyla Ermenilerin bile takdirini kazanmış, Lepsius bile onun yardımlarını övmüştür. Sonuçta, bu üç tarihi şahsiyet firar ettikleri ülkelerde Nemesis adlı gizli bir Ermeni terör örgütünün tetikçileri tarafından öldürülmüşlerdir. Üstelik bu örgüt, mahkemelerde suçlu bulunmayan Sait Halim Paşa, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi gibi devlet görevlilerini de yargısız infaza tabi tutarak öldürmüştür.

(7) Ermeni soykırımı ve bu adlî başarısızlıklar, Avusturya, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Vatikan ve diğer birçok ülkenin ulusal arşivlerinde yer alan karşı konulamaz delillerle belgelenmiştir. Bu belgelerdeki sayısız kanıt, bu gerçekleri, bu olayları ve bu sonuçları doğruluyor.

Tasarının 7. maddesinde Avusturya, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya ve ABD arşivlerinde yeterli arşiv belgesinin soykırımı ispat için mevcut bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak tarafımdan Amerikan arşivlerindeki bütün malzeme görülmüş ve didik didik edilmiş olmasına rağmen somut olarak kişiler hakkında kullanılabilecek nitelikli belgelerin sayısının çok az olduğu tespit edilmiştir. Ölümlere veya katliamlara doğrudan tanıklık edenlerin ifadelerini içeren belge sayısı çok azdır. Tanık ve konsolos raporlarında sözü edilen hemen bütün katliam bilgileri duyumlara dayanmaktadır. Belgelerin önemli bir kısmı da Patrikhane ve Taşnak siyasi propaganda bürolarının deklarasyonlarından ibarettir. Nitekim  Malta’da tutuklu bulunan 144 Türk hakkında Amerikan arşivlerinde yapılan araştırma sonucunda hiçbir somut veriye ulaşılamamış ve R.G. Craigie, Lord George Curzon’a yazdığı 13 Temmuz 1922 tarihli yazıda delil teşkil edebilecek somut bir bilgiye ulaşamadığını belirtmiştir. Bu yüzden olsa gerek Türk Hükümeti tarafından resmen Ermenistan Cumhuriyetine önerilen ortak bir tarih komisyonu kurulması ve çalışma sonuçlarının her iki tarafça kabul edilmesi teklifi reddedilmektedir.

(8) ABD Ulusal Arşivleri, Ermeni soykırımı İle ilgili çok kapsamlı ve doğru belgeleri bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 59. kayıt grubu altındaki 867.00 ve 867.40 numaralı dosyalar kamuoyu ve ilgili kuruluşların kullanımına büyük ölçüde açıktır.

Amerikan arşivlerinde bulunan belgeler çeşitli tasnifler altında toplanmıştır. Ermenilerin genelde iddialarını dayanak olarak kullandıkları koleksiyon “Dışişleri Bakanlığı Belgeleri” ve özellikle de “Türkiye’nin İçişleri”dir. Bu belgelerin büyük bir çoğunluğu Morgenthau’nun iki Ermeni tercümanının yorumuyla derlenmiştir. Ermeni siyasi propaganda bürolarının hazırladığı sahte tanık ifadeleri söz konusu raporlara girmiştir. Bununla birlikte özellikle konsolos raporlarındaki duyumlarla ilgili satırlar göz ardı edilerek bu belgeler okunduğunda tehcir operasyonun olumlu tarafları hakkında çok değerli bilgiler içerdikleri görülecektir. Mesela Halep’te bulunan J. Jackson’ın raporlarında Halep’e ulaşan Ermenilerin sayısının 500.000’lere ulaştığı, bunların kent içinde ve dışında evlere, köylere ve kamplara yerleştirildikleri, Cemal Paşa’nın yaptığı yiyecek yardımları, kampların yönetimi ve gelenlerin din, mezhep ve ulaşım vasıta çeşitlerine göre tasniflerinin yapıldığı görülmektedir.

(9) 1913-1916 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu nezdinde ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau, aralarında Osmanlı İmparatorluğumun müttefiklerinin de yer aldığı çeşitli ülkelerin resmi görevlilerinin Ermeni soykırımına ilişkin protestolarını organize etti ve başını çekti.

Madde 9-10. da Morgenthau’nun kitabını soykırım iddialarını desteklemek için kullanmak bilimsel açıdan kınanacak bir durumdur. Amerikalı tarihçi Heath Lowry, Morgenthau’nun Hikayesi adını verdiği kitabında büyükelçinin iki Ermeni tercümanının raporları nasıl tahrif ettiklerini delilleriyle göstermiştir. Kaldı ki Morgenthau’nun eseri yerine onun Dışişleri Bakanlığına göndermiş olduğu raporların aslını kullanmak daha doğru ve bilimsel metotlara uygun bir yaklaşımdır. Diğer taraftan Morgenthau Anadolu’ya ayak basmış bile değildir ve kendisi fazlasıyla Ermenilerin davasına angaje olmuş bir kişidir. Kendisinden sonra İstanbul’da görev yapan Amiral Bristol de raporlarında Morgenthau’yu taraf olmakla ve katliam haberlerini abartılı olarak bildirmekle suçlamıştır. Morgenthau’nun eserinin 1918 yılında Paris Barış Konferansında Ermenistan delegasyonunun devlet kurma taleplerini desteklemek üzere yazılmış bir propaganda eseri olduğu kanaati bilim çevrelerinde hakimdir.


(10) Büyükelçi Morgenthau, ABD Dışişleri Bakanlığı'na Osmanlı İmparatorluğu hükümetinin politikasını "bir ırkın imha kampanyası" olarak açıkladı ve kendisine 16 Temmuz 1915'te Dışişleri Bakanı Robert Lansing tarafından “Bakanlık, Ermeni zulmünü durdurmak için (yürüttüğünüz)....prosedürünüzü onaylıyor” şeklinde bir talimat verildi.
 
Morgenthau’nun raporunda geçen bu tür ifadeler onun tercümanı Arshag Schmavonian ve sekreteri Hagop Andonian’ın ne kadar etkisinde kaldığını göstermektedir. Morgenthau’nun bu tespitlerini yaptığı günlerde henüz pek çok ilde sevk ve iskan faaliyeti ya başlamamış ya da birkaç hafta önce başlamıştır. Unutulmamalıdır ki Erzurum dışında pek çok doğu vilayetinden sevk 1Temmuz 1915 sonrasında başlamıştır. Harput’tan sevkıyat 4 Temmuz’da Elazığ’dan 1 Temmuz’da, Trabzon’dan 1 Temmuz’da ve Yozgat’tan 18 Temmuz’da sevk başlamıştır. Demek ki Morgenthau’nun raporunu kaleme aldığı Temmuz ayı, henüz yaşananları “bir ırkın imha kampanyası” olarak betimlemek için çok erkendir. Bu rapor, olsa olsa büyükelçinin ön yargısını anlamak bakımından uygun olabilir. ABD Dışişleri Bakanlığının söz konusu talimatı, kuşkusuz Büyükelçisinin bakanlığa verdiği raporlar doğrultusundadır. Henüz erken bir tarihte ABD Dışişleri Bakanlığının katliamların bir ırkın imhası boyutunda olduğuna kanaat getirerek bir talimat vermesi zaten mümkün değildir.

(11) 9 Şubat 1916'da Kongre'nin hem Senato hem Temsilciler Meclisi'nde kabul edilen 12 sayılı kararında, ABD Başkanından, “bu ülkenin vatandaşlarının, o tarihlerde açlık, hastalık ve tarifsiz acılarla boğuşan Ermenilerin refahı için toplanmakta olan fonlara katkıda bulunarak onlara olan sempatilerini ifade edebilecekleri bir gün ayırmasının” önerilmesi kararlaştırdı.

Robert Lansing’in bu önergesi de Amerikanın Ermeni kamplarındaki mültecilere yardım faaliyetine katkıda bulunmaya yönelik bir faaliyetin sonucudur. Dolayısıyla Lansing’in önergesinin Ermenilerin iddia ettiği gibi bir amaçla hazırlanmadığı açıktır. Zaten Dışişleri Bakanı Lansing,  Başkan Wilson’a gönderdiği 21 Kasım 1916 tarihli yazısında Ermeni tehcirinin aslında Ermenilerin ihanetinden dolayı yapıldığı savunulmuştur. Ayrıca altı çizilmesi gereken bir nokta da şudur ki, o tarihlerde Müslüman köylü de aynı şartlardan muzdariptir. Justin McCarthy’in “Death and Exile” kitabında belirtildiği gibi Müslümanların kayıpları da 2 milyonun üzerinde olup, çoğu açlık ve salgın sebebiyledir. Hikmet Özdemir’in “Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918” kitabında belirtildiği gibi hastane kayıtlarına göre ordunun bile salgınlardan kaybı 401.859 kişidir.

(12) Başkan Woodrow, bir Kongre kararıyla, Amerikan halkının evlatları sayılan 132.000 öksüz ve yetim dahil, Ermeni soykırımından kurtulanlara yardım temelinde 1915-1930 arasında $116.000.000’lık bir tutara ulaşan ve “Yakın Doğu Fonu” olarak bilinen derneğin oluşturulmasını onayladı ve teşvik etti.

Öncelikle bu derneğin ilk oluşumu “Ermeni ve Süryanilere Yardım Komitesi” şeklinde olmuş ve kuruluşunda ABD İstanbul Büyükelçisi H. Morgenthau önemli bir görev ve sorumluluk üstlenmiştir. Bu yardım komitesinin taşradaki üyeleri misyonerler ve fakat özellikle konsoloslar olmuştur. Mesela Halep koordinatörü konsolos J. Jackson’dır. Bu komite 1919 yılında aynı amaçla kurulan diğer fonları bir çatı altında toplayarak NER “Yakın Doğu Fonu” adını almıştır. Bu tasarıda vurgulanmayan husus, bu yardım kuruluşlarının Osmanlı hükümetinin destek, teşvik ve izniyle Ermeni ve diğer vatandaşlara yardım götürdükleridir. Savaşın başlangıcında Osmanlı Devleti yabancı kuruluşlarının Ermenilere yardım etmelerine, “tehcire karşı direnişin cesaretlendirilebileceği” ve mültecilerin her türlü ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanacağı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Ancak devletin maddi olanaklarının yetersiz kalması üzerine bu dernek de dahil yabancı yardım kuruluşlarına sınırsız çalışma imkanı verilmiştir. Bu şekilde kampları yardım kuruluşlarına açmak bile aslında başlı başına Ermenilere karşı bir ırk imha politikası uygulanmadığına kanıttır.

(13) 359 Sayılı, 13 Mayıs 1920 tarihli Senato Önergesi, “Senato Dış İlişkiler Komitesinin Alt Komitesi tarafından yürütülen oturumlarda alınan tanık ifadelerinin rapor edilen katliamların ve Ermeni halkının çektiği diğer mezalimlerin doğru olduğunu açıkça doğruladığını” ifade ediyordu.

Maalesef şimdi ve o dönemde Amerikalı politikacılar olaylara zaman zaman sırf Ermeni seçmenlerinin gözüyle bakmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Ermeni propagandası masum Ermenilerin barbar Türkler tarafından katledildiği şeklindeki masalı temsilcilerine kabul ettirmişlerdir. Kaldı ki kısmen bu tanıklık ifadelerinde doğruluk payı bile olsa, tarafsız bir ülke, Türk tanık ifadelerine de başvurmayı görev bilmelidir. Nitekim Ermeniler de doğu Anadolu’da 1914-20 arasında yüz binlerce Türk ve Müslüman öldürmüşlerdir. Amiral Mark L. Bristol, Türkiye’de görev yaptığı sırada Ermeni propagandalarının ne kadar hayal mahsulü olduğunu görmüştür. 12 Mart 1926 tarihinde yazdığı geçmişte olanları özetlerken şunları yazmıştır: “Rusların Doğu Anadolu bölgesine ilerlediği sırada Süryani ve Ermeniler Rusya saflarına katılmışlardır.Rusların ilk ve ikinci ileri harekatları sırasında Ermeni ve Süryaniler işgal edilen bölgedeki Müslüman nüfusa karşı intikam fırsatını kullanmışlardır. Ruslar özellikle Erzurum civarında Ermenilerin taşkınlıklarını ve şehrin Müslüman mahallelerinin büyük bir kısmının katledildiğini rapor ediyorlar. Ne kadar büyük boyutta taşkınlıklar yaşandığı belki hiç bilinmeyecektir. Fakat Ermeni ve Süryanilerin kuvvetlerini Rusya ordusu ile birleştirdikleri güneye doğru olan bölgede, Amerikalılardan aldığım raporlara göre, Hıristiyanlar Müslüman nüfusu tamamen imha etmişler,o kadar ki,  yörede  “yaşayan tek bir canlı hatta köpek, kedi, tavuklar bile kalmamıştır” (NARA 767.90g15). Ne var ki raporların bu kısımları Ermeni yazarlar tarafından özenle ve gayri ahlaki boyutlarda gizlenmektedir.

(14) Önerge, General James Harbord tarafından yönetilen Ermenistan Amerikan Askeri Misyonu Senatosuna gönderilen ve “tecavüz, ihlal, işkence ve ölüm yüz güzel Ermeni vadisinde unutulmayacak hatıralar bırakmıştır ve o yörede gezenler bütün devirlerin bu en muazzam cürümünün delillerinden kendilerini pek uzak tutamazlar” diye yazan 13 Nisan 1920 tarihli raporun ardından geldi.

General Harbord görevi gereği gerçekleri öğretmek için gittiği Doğu Anadolu’da pro-ermeni bir kişi olmasına rağmen Müslüman köylülerin Andranik’in yaptığı mezalimleri duyduğunda çok etkilenmiş ve raporunda bunları da yazmıştır. Bununla birlikte Ermeni tarihçiler onun Ermenilerin mezaliminden bahseden satırlarını görmemezlikten gelmektedirler. Nitekim Harbord yapılan bütün propagandalara rağmen “Ermenistan’ın mandasını üstlenecek devlet, aynı zamanda, Anadolu, Rumeli, İstanbul ve Kafkasya’nın da mandasını üzerine almalıdır” şeklinde rapor hazırlayarak kongrenin salt Ermenistan’ın mandasını üzerine alma yönündeki görüşünün değişmesinde rol oynamıştır.
 
(15) ABD Holokost Anma Müzesi’nde de gösterildiği gibi, Adolf Hitler, komutanlarına 1939'da Polonya'ya saldırı emri verdiğinde kendisine yöneltilen eleştirileri "Bugün Ermeni soykırımını kim hatırlıyor" diyerek bertaraf etmiş ve Yahudi soykırımının önünü açmıştı.

Tasarı’da Adolf Hitler’in sözüne sığınılması da (madde 15) tam bir aldatmacadır. Ermeni bilim adamı Dr. ROBERT JOHN, Amerikalı bilim adamı Heath Lowry ve Türk bilim adamı Türkkaya Ataöv bu sözün bir sahte alıntı olduğunu ispatlamışlardır. Nürnberg’de Hitler’e atfedilen hiçbir konuşma metninde bu alıntı bulunamamıştır. Mahkeme Alman Askeri kayıtları arasında Hitler’in 22 Ağustos 1939 günü ordu komutanlarına yaptığı konuşmanın iki versiyonunu dosyaya almıştır. Bunlar US-29/786 PS ve US-30/1014 PS sayılarını taşımaktadır. Her iki belgede de Ermenilerden söz edilmemektedir. Maalesef pek çok bilim adamı benzeri Ermeni yalanlarını tespit etmelerine rağmen dile getirememekte, eleştirememektedirler. Çünkü Ermeni diasporasının fanatikleri Atatürk’e atfedilen bir yalan röportajı ortaya çıkardı ve eleştirdi diye, The Armenian Review dergisinin editörünü işten attırmıştır.

(16) Soykırım sözcüğünü 1944 yılında ilk olarak kullanan Raphael Lemkin, BM Soykırımı önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi'nin ilk savunucularındandı. Lemkin, Ermeni meselesini 20. yüzyıla ait kesin bir soykırım örneği olarak tanımlıyordu.


Rafael Lemkin’in bu soykırım suçunu tanımlarken “Hitler’in Yahudilere ve Türklerin Ermenilere yaptıkları gibi....bütün milli, ırkî veya dinî grupların sistematik imhası” ibaresini kullanması günümüzde hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü Lemkin bir tarihçi değildir ve hukuki tanımı sahip olduğu bilgiler doğrultusunda yapmaktadır. Elindeki bilgilerin Ermeni görüşleri doğrultusunda olduğu açıktır. Ayrıca o günden beri yapılan çalışmalar Ermenilere yapılan sevk ve iskan operasyonunun tanımda yer alan unsurlara uymadığını ortaya koymuştur. Lemkin’in tanımı yaptığı dönemde Ermeni tehciri hakkında bilgi ve belge çok azdır ve bilimsel çalışmalar son derece sınırlıdır.

(17) Soykırımla ilgili ilk karar BM tarafından Lemkin'in önerisi üzerine 11 Aralık 1946'da benimsendi. BM Genel Kurul kararı (96) ve BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi, BM'nin mevcut hükümlerini yasalaştırarak benzer suçları önleme ve cezalandırma amacıyla Ermeni soykırımını bir suç olarak tanımladı.

Ermenilerin hemen her tasarıda yer verdiği bu iddia etkileyici olmakla birlikte, tamamen asılsızdır. “Ermeni soykırımı” BM tarafından asla kabul edilmemiştir. Bilakis 1948 sözleşmesinin geriye işlemediği hem sözleşmede hem de Ermeni yanlısı olarak hazırlanıp BM’ye sunulan raporlara karşı yapılan eleştirilerde dile getirilmiştir. 1985’te toplanan Alt Komite (yukarıda da değinildiği gibi) soykırım iddialarına karşı ortaya konulan deliller ışığında raporu kabul etmeyi reddetmiş ve “not” etmekle yetinmiştir.

(18) 1948 yılında BM Savaş Suçları Komisyonu Ermeni soykırımı hakkında 'insanlığa karşı suçlar terimini kesin olarak karşılayan fiillerden biridir' tanımıyla Nurenberg Mahkemeleri için bir öncül olarak kullandı.

Tasarının bu maddesi de Ermeniler tarafından sıklıkla işlenen bir yanlış yoruma dayanmaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Nüremberg mahkemelerinde sanıklar insanlığa karşı işlenen suçlardan ceza almışlardır. Zaten aksi de mümkün değildir çünkü soykırım sözleşmesinin kabul tarihi 1951 yılıdır. Nitekim BM Ekonomik ve Sosyal Kurulu, İnsan Hakları Komisyonu, Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu 1985 yılında 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu Anadolu bölgesindeki olayları soykırım olarak tanımamıştır.

(19) Komisyon, “Sevr Barış Antlaşması'nın 230. maddesinin hükümlerinin, 1915'teki İttifak Devletleri beyannamesiyle uyum içinde...Türk topraklarında Ermeni veya Rum asıllı Türk vatandaşlarına karşı işlenmiş suçları” kapsadığını belirtiyordu. Bu nedenle, bu madde, Tokyo ve Nuremberg sözleşmelerinin 6c ve 5c maddelerine göre “insanlığa karşı suçlar” kategorilerinden birine örnek teşkil etmektedir.

Önceki maddede açıklandığı gibi Nuremberg mahkemeleri, II. Dünya Savaşı sırasında işlenen suçlar için mağlup hükümetleri cezalandırmak üzere Müttefik devletler tarafından kurulmuştur. Bu mahkemelerin davaları “soykırım davaları” değildir. Dolayısıyla Nuremberg ve Tokyo Sözleşmelerinin 6c ve 5c Maddesi Ermeni tezleri açısından asla emsal oluşturamaz.

(20) 8 Nisan 1975’te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (148) ile "Bu yılın 24 Nisan'ı 'insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü' olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, Özellikle de Ermenilerin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir" denmiştir.

Ne yazık ki Ermeni propagandalarının etkisiyle alınan bu karar gereği ABD Başkanları I. Dünya Savaşında çeşitli sebeplerle ölen Osmanlı vatandaşlarını etnik ve dini bakımdan ayrıma tutmakta ve sadece Ermeni ölüler için anma gününde konuşma yapmaktadır. Ölüleri dinleri ve etnik kökenleri nedeniyle siyaset konusu yapmak medeni insanlara ve ülkelere yakışmasa gerektir. Kaldı ki ABD Başkanları soykırım sözcüğüne bugüne kadar konuşmalarında yer vermemişlerdir. Bu isabetli bir yaklaşım tarzıdır, çünkü olayların hangi şartlarda yaşandığını konu alan “Ermenilerin Zorunlu Göçü 1915-1917” adlı çalışmamızda, açık bir şekilde sevk ve iskanın sistematik, planlı bir yok etme planının uygulaması olmadığı kanıtlanmıştır. Bu çalışmamız özellikle konsolos ve misyoner raporlarına dayanmaktadır.

(21) Başkan Ronald Reagan 22 Nisan 1981 tarihli 4838 no'lu kamuoyu açıklamasında kısmen, Ermeni soykırımı, Kamboçya soykırımı ve Yahudi soykırımından çıkarılan derslerin asla unutulmaması gerektiğini” belirtti.
 
Ermenilerin ABD’de güçlü bir lobi faaliyeti olduğu bilinmektedir. Ayrıca Boston ve Massachusetts ve California Eyaletlerinde çok sayıda Ermeni yaşıyor olması buradaki senatörleri Ermeni tezlerine sıcak bakmaya yöneltmektedir. Başkanlar da politikacılardan farksızdır ve seçmen kitlelerinin taleplerini göz ardı edemezler. Üstelik Ronald Reagan’ın konuşma yazarı Ermeni asıllı bir ABD vatandaşıdır. Bu yüzden Ronald Reagan’ın kişisel olarak soykırıma inandığını belirtmesi sürpriz teşkil etmez.

(22) 10 Eylül 1984'te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (247) ile "Bu yılın 24 Nisan'ı 'insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü' olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, özellikle de 1,5 milyon Ermeni'nin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir" denmiştir

Böyle bir karar alınmış olsa bile ABD Başkanı bu talep doğrultusunda 24 Nisan gününü “Ermeni soykırım günü” olarak kabul etmeyi ve anmayı reddetmiştir. Temsilciler Meclisinin kararı elbette siyasi nitelikli bir karardır ve doğru olup olmaması çok az imza sahibini ilgilendirmektedir.

(23) 1985 yılı Ağustos ayında, ABD Ayrımcılığı Önleme ve Azınlıkları Koruma Alt Komisyonu 14/1 oyla, “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve cezalandırılması Sorunu” adlı bir çalışma raporunu kabul etti. Bu raporda "Nazi sapkınlığı 20. yüzyıldaki tek soykırım olayı değildir. Diğer örnekler arasında “1915-1916’da Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermenileri katliamı” gösterilebilecek örnekler arasına girebilir, deniyordu.

Tasarının en ciddi yalanı ise BM İnsan Hakları Komitesinin bir raporunun 1915-1916 yılında Ermenilerin Osmanlılar tarafından katledilmesini kabul ettiğine dair bir raporu kabul ettiğidir. Mr. Whitaker raporu olarak hazırlayanın adıyla anılan bu rapor alt komitede kabul edilmemiştir. Tam tersine  komite raporu teslim almayı “alındı” sözcüğünü taslaktan silerek (Dosya E/CN.4/1986/5-E/CN.4/Sub.2/1985/57; Para.57) reddetmiş, bunun yerine “not alındı” şeklinde özel rapora (E/CN.4/1986/5 E/CN.4/Sub.2/1985/57 sayfa 99. para 1). Maalesef bu kuyruklu yalan bilimsel toplantılarda bile karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca taslak 10 leyhte, 6 karşı ve 6 çekimser oy ile İnsan Hakları Komitesine sunulmamıştır. Diplomatik ve hukuki açıdan bakıldığında Mr. Whitaker raporu kabul edilmemiş “not” edilmiş ve daha yüksek karar organına transferi reddedilmiştir.

(24) Bu raporda "Birtakım tanık ve bağımsız otoritelerin söylediklerine göre Ermeni nüfusunun muhtemelen yarısından fazlasını teşkil eden 1 milyon kişi öldürülmüş ya da ölümcül koşullarda tehcir edilmiştir" deniyordu. Bu durumu, ABD,  Almanya ve İngiltere arşivlerindeki ve Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki Almanya'nın o dönemki diplomatları da dahil raporları doğrulamaktadır.

Mr. Whitaker’in raporunun Ermeni tarihçilerin görüşleri doğrultusunda hazırlandığı açıktır. Nitekim alt komite toplantısına ABD temsilcisi Mr. Carey bile “bütün mevcut kaynakların dikkate alınmadığı ve bu sorun titiz bir şekilde derinlemesine incelenmemiştir....Soykırım sorunu yeterince titizlikle ele alınmamıştır”. Aynı komitedeki toplantı da Fransa temsilcisi Mr. Joinet “Mr. Whitaker’in raporu hakkındaki tartışma aslında tarih hakkında bir tartışmadır” demiştir. Nitekim 1. madde hakkındaki yorumumuzda bir milyon rakamının bir duyumdan ibaret olduğu ve tehcirin ilk günlerinde gündeme geldiği belirtilmiştir.

(25) ABD Soykırımı Anma Konseyi (bağımsız bir federal teşekkül) oybirliğiyle 30 Nisan 1981'de kendi müzelerinde Ermeni soykırımına yer vermeyi kararlaştırdı ve o günden beri de yer vermektedir.

Müze yetkililerinin Ermeni propagandası ve baskısı altında aldığı bu karar “soykırım tezini” güçlendiren veya realiteye dönüştüren bir karar olarak değerlendirilemez.

(26) ABD Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi'nce 1993'te ortaya konan, Ermeni soykırımıyla ilgili eldeki dokümanların muğlak olduğuna ilişkin iddia ABD'nin uzun dönem politikasına uymayacağı gerekçesiyle geri çekildi.

Türk tarafının tarihi olaylar hakkındaki görüşleri alınmadan alınan her karar gibi bu kararın da bağlayıcılığı yoktur. Bu ve benzeri kararlar Ermeni tarihçilerin ortaya koyduğu veriler ışığında alınmaktadır.

(27) 5 Haziran 1996'da Temsilciler Meclisi yabancı yardımlar ve uluslararası dış ticaretle ilgili 3540 kanunda değişiklik yaparak, Türkiye Hükümeti'nin Ermeni soykırımını tanıyıp kurbanlarını onurlandırıncaya kadar Türkiye'ye yapılan yardımlarda 3 milyon dolarlık bir kesinti yapılması kararlaştırıldı.

Yine bu karar da, Ermeni propaganda faaliyetlerinin Temsilciler Meclisinde etkili lobisi sayesinde alınmıştır. Politikacılar maalesef gerçeklerle ilgilenmemekte, çok az bilgi sahip oldukları konularda bile oy kaygısıyla yanlı hareket edebilmektedirler. Zaten Türkiye de soykırımı tanıma şartı getiren hiçbir yardımı kabul etmeyecek kadar bu konuda kesin politika sahibidir.
 
 
(28) Başkan William Jefferson Clinton 24 Nisan 1998'de "Bu sene geçmişte de olduğu gibi Amerikan Ermenilerini tarihin en üzgün bölümlerinden biri olarak anacağız. Bu anma, yurdundan edilmeler ve 1,5 milyon Ermeni için yapılacaktır" demişti.

Görüldüğü gibi Başkan Clinton katliam ve tehcirden söz etmekte ama yaşanan trajediyi “soykırım” olarak tanımlamamaktadır. Soykırım hukuki çerçevesi çizilmiş bir suçtur ve 1948 BM Sözleşmesi ile koşulları ortaya konulmuştur. Başkan Clinton hukuki bakımdan Ermenilerin yaşadıklarını soykırım olarak açıklayan her hangi bir karar olmadığının farkında olarak “soykırım” sözcüğünü kullanmamaktadır. Kaldı ki katliam ile soykırım hukuken çok farklı kelimelerdir. Katliam her zaman her toplumda görülebilecek adi vakalardır. 


(29) Başkan George W. Bush ise 24 Nisan 2004'te "Bugün 20. yüzyılın en korkunç trajedilerinden birinin anılmasına ara vereceğiz. 1,5 milyon Ermeni'nin sürülerek öldürülmesini hatırlamak amacıyla saygı duruşundayız" dedi.

Yine burada da yaşananlar trajedi olarak nitelendirilmektedir. Savaşın kurbanları karşısında saygı duruşuna geçmek her insanın insanlık görevidir. Ermeni tasarısının başlangıcından beri iddia ettiği ise olayları soykırım olarak nitelendirilmiş göstermeye çalışmaktadır. ABD Başkanlarının bile hukuken olayları “soykırım” olarak tanımamış olmaları aslında bu tasarının başından beri çelişkili olduğunu ortaya koymaktadır.

(30) Ermeni soykırımının uluslararası alanlarda tanınıp kabul edilmesine rağmen yerli ve uluslararası otoritelerin soykırımı cezalandırmadaki başarısızlıkları benzeri soykırımların olmasına ve gelecekte de olabilmesine bir nedendir ve Ermeni soykırımını tanımak gelecekte soykırımın önlenmesi için tek çözümdür.

Maalesef bunu söyleyenler 26 Şubat 1992’de Hocalı’da bir katliam yapmış, 180.000 Azeri’yi Karabağ ve çevresinden tehcir etmiş ve Azerbaycan topraklarının %20’sini işgal ederek bir milyondan fazla insanı “kaçgın” durumuna düşürmüştür. Bu insanlar hala “ölecek bir vatanımız bile yok” diyerek sefil şartlarda kendilerine hükümet tarafından tahsis edilen gayri sıhhi evlerde günlük 30 dolarla yaşamaya çalışmaktadırlar. Azerbaycanlılar kendilerine yapılan muameleyi bir soykırım olarak nitelendirmektedirler. Demek ki kendilerine soykırım yapıldığını iddia edenler bile soykırım yapabilmektedirler. Bu haliyle tasarının Ermenilerin yaptığı mezalime ve Hocalı katliamına engel olmamış olması düşündürücüdür.

Refutation of the Armenian Resolution Article by Article

REFUTATION OF THE ARMENIAN RESOLUTION ARTICLE BY ARTICLE-1

Turkey is concerned that the Armenian genocide resolution which has been submitted to the US House of Representatives several times in the past will pass due to Nancy Pelosi, the new Democratic speaker of the House.  However, I don’t think there is any major significance if the law is passed or not. Firstly, similar resolutions have already been passed in state senates. According to ANCA, 47 states have passed such resolutions. Secondly, the bill cannot impose sanctions. The US president is under pressure to say on April 24 that 1.5 million Armenians were murdered. U.S Republican and Democratic presidents have always used terms similar to the word “genocide” when speaking on April 24. I am not saying that Turkey should stop lobbying against the resolution. Of course, Turkey should fight against this unjust and biased legislation and try to prevent the genocide label from being attached to the nation. Otherwise, those Turkish children who read in textbooks that their ancestors were murderers will suffer an inferiority complex and will become asocial in the countries in which they live.

At the other end of the spectrum, the mentioned resolution that was submitted to the US House of Representatives is laden with incorrect historical information and material mistakes. It seems that those who drafted the resolution were not very concerned about the facts. It was prepared with the assumption that the representatives would approve whatever was submitted and calls on the US president to employ sensitivity to foreign politics regarding ethnic cleansing, human rights and the Armenian genocide. The president is also asked to declare April 24 a day to commemorate the “Armenian genocide.” Certainly this call is intended to hamper Turkey-US relations. So while the resolution lacks the authority to impose punitive sanctions, it is very important because it could prevent Turkish-US relations from moving forward in peace and cooperation. The resolution will increase Turkish opposition to America and will strike a blow to Turkish government efforts to mend relations between the two countries.

While the previous genocide resolutions had indicated that the genocide was committed by the Ottoman Empire and not the Republic of Turkey, the current one directly charges Turkey with being responsible for genocide. The third article was removed from the current resolution, which is why the history of the genocide was extended to 1923. The Armenian lobbyists have extended their claims of genocide because they want to hold the Turkish state responsible and punish Turkey for the goods and property that were confiscated. What’s worse is that the image of Turks in America will be damaged, and this could affect business and cultural relations between the two countries. Some intellectuals, writers and strategy experts say the US will not offend Turkey in any way until, at least, the problems in Iran and Iraq are resolved and do not expect the resolution to pass in the Senate. However, we should remember that in recent years the US has been guided by an unproductive and visionless administration. Unfortunately, the administration draws its strategy and road map based on the marginal groups of each country. Since the possibility exists for the US administration to err and become confused, it is very important that the American public and its administrative departments are informed of the half truths in the bill.

Below you will find an assessment of the mistakes in the mentioned bill.
(Article 1) The Armenian genocide was conceived and carried out by the Ottoman Empire from 1915 to 1923, resulting in the deportation of nearly 2,000,000 Armenians, of whom 1,500,000 men, women, and children were killed, 500,000 survivors were expelled from their homes, and which succeeded in the elimination of the over 2,500-year presence of Armenians in their historic homeland.
In the article under dispute, it was claimed that genocide was carried out by the Ottoman Empire from 1915 to 1923. We know that V. Dadrian and many other leading Armenian historians have claimed the loss of the Armenian life during World War I due to the actions of the Ottoman Empire was 1.5 million. Before we comment on these exaggerated figures, we must emphasize that the Ottoman Empire had exited the stage of history in 1923. This fact indicates that the Armenian lobby is directly targeting the Republic of Turkey and aims to keep Turkey from avoiding punishment for the refusal to acknowledge its heritage. As for the figures, we may state with certainty that the claimed number of Armenian victims is an exaggeration. First of all, many independent researchers have estimated that the Armenian population in 1914 ranged between 1,400,000 and1,700,000. Even such pro-Armenian scholars as Dr. Johannes Lepsius do not accept the figures asserted by the Patriarchate, at 2.2 million Armenian citizens in that area at that time, and instead calculated the Armenian population to be around 1,845,450 (Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919, p. 308). There is not a single source that would indicate the population of the Ottoman Armenians was as high as 2 million. (See H. Özdemir and others. Armenians: Exile and Migration, Ankara, 2004, p.49-50.)

The claim that 1.5 million Armenians were killed is also a myth. This myth originated from the report of Leslie Davis, the US consul at Harput. He wrote on July 24, 1915 -- the 44th day after the order for deportation -- that “It is impossible to say how many Armenians have been killed, but it is estimated that the number is not far from a million” (NARA 867.4016/269). Even Dadrian vouches for 1 million survivors and estimates the number of Armenian victims at 1.1 million. During the Paris Peace Conference in 1919, the Armenian leader, Bogos Nubar Pasha, spoke about the deportation of 600-700,000 Armenians. In addition, the Patriarchate calculated in 1919 that the total number of Armenians living in Anatolia was 644,000. A document released by the League of Nations stated the number of Armenians in 1922 who originated from Turkey was 817,873 and states that “the total given does not include the able-bodied Armenians” who still lived in Turkey. (NARA 867.4016/816)  Last but not least, in a memorandum sent to English and French embassies by the Patriarchate in 1919, it claimed that “200,000 Armenians were buried alive or were drowned in Van Lake, the Fırat River and the Black Sea between 1914 and 1918.” (Report presented to the Preliminary Peace Conference by the Commission for the Responsibility of the Authors of the War and on the Enforcement of Penalties, March 29, 1919). These figures clearly demonstrate that the Armenian historians have exaggerated the figures about the number of Armenian victims during the war.

(Article 2) On May 24, 1915, the Allied Powers, England, France and Russia, jointly issued a statement explicitly charging for the first time ever another government of committing “a crime against humanity.”
In the second statement in the proposed resolution, the Allied statement of May 24, 1915 is mentioned, and it is asserted that the Ottoman Empire carried out genocide, although they had been warned before the deportation. The text of the resolution implies that the Ottoman Empire planned and launched a systematic campaign to annihilate the Armenians. It is true that there was such a statement made by the Allies; what is left out is the fact that the states that issued this statement were then at war with the Ottomans, and as we know now, had signed treaties amongst each other to divide the Ottoman Empire, which would complicate any claim they asserted about the Ottoman Empire. What is also striking is that these countries were overlooking their own “crimes against humanity.” For instance Russia was carrying out pogroms on the Jews in their country, and England had already deported citizens of German origin to concentration camps.

(Article 3) This joint statement stated “the Allied Governments announce publicly to the Sublime Porte that they will hold personally responsible for these crimes all members of the Ottoman Government, as well as those of their agents who are implicated in such massacres.”
As is stated above, these statements were the propaganda of the Allies. As a matter of fact, the Ottoman Empire, in its reply to the statement issued by the Allies, stated that a massacre of the Armenians in the empire was out of the question. There was also a very interesting detail in the statement of the Ottoman Empire: The sources of these slanders were English and Russian consuls in Romania and Bulgaria. In fact, political propaganda offices for the Taşnaksutyun [Armenian armed gangs] were present in the capitals of those countries, and many reports about the massacres appearing in the “Blue Book” also originated from these offices.

(Article 4) The post-World War I Turkish Government indicted the top leaders involved in the “organization and execution” of the Armenian Genocide and in the “massacre and destruction of the Armenians.”

Last year, Turkish-Americans staged demonstrations in front of the United Nations to protest the French bill that banned denying the so-called Armenian genocide.
The third article of the resolution asserts that the Ottoman Empire tried those responsible for massacres and thereby implicitly accepted criminal responsibility during the court-martials. Justin McCarthy, a leading American expert on the Ottoman history, describes those courts as “kangaroo courts” and recalls that they were established by a corrupt administration which was eager for retribution. The British High Commissioner S.A.G. Calthorphe wrote to London on Aug. 1, 1919, that the “trials were proving to be a farce and injurious to our own prestige and to that of the Turkish government” (FO 371/4174/118377). According to Dr. Ferudun Ata, the author of a book titled “Deportation Courts in Occupied İstanbul,” the Ottoman government of the time had established the court-martials to better its conditions in the Paris Peace Conference and also to take revenge against the regime of the “Young Turks.”

The interrogations in the courts-martial were not duly conducted, many witnesses were faked and only testified against the defendants. For example, a certain Artolos, a shoemaker, who testified against Maj. Tevfik during the trials in Yozgat, was brought to İstanbul and was paid to speak against the defendant. According to Dr. Ata, he later appeared before the court in another trial as a Muslim convert. Dr. Ata’s book reveals many false witnesses like this. Those who spoke in favor of the suspects were not brought to court. The chairmen of the courts never charged those false witnesses, although they were sometimes revealed in court. Dr. Ata also found that some false witnesses, before bearing testimony at the court, had been trained and instructed in the “Armenian-Greek Branch” established at the offices of the British High Commissioner. What is most important to note about the decisions of these courts is that the Court of Appeal declared the verdicts null and void. Unfortunately, among such cases was the verdict of Nusret Bey, who had been executed upon his death sentence. Such facts about the nature of the post war courts-martial become more meaningful when we read that the then US high commissioner, Lewis Heck, reported on April 4, 1919 that “many here regard executions as necessary concessions to Entente rather than as punishment justly meted out to criminals,” and that “it is popularly believed that many of them are made from motives of personal vengeance or at the instigation of the Entente authorities, especially the British.” (NARA 867.00/868; M 353, roll 7, fr. 448). Lastly we should remember that England also arrested 144 outstanding politicians of the Committee of Union and Progress (CUP) for crimes against Armenians and took them to Malta for trial, but later released all of the detainees without charge.

(Article 5) In a series of courts-martial, officials of the Young Turks regime were tried and convicted, as charged, for organizing and executing massacres against the Armenian people.
Besides the findings of Dr. Feridun Ata, historians like Justin McCarthy and Gunter Lewy stated that post war courts-martial were a travesty of justice, the findings of these courts were unreliable, interrogations were not legal, the right of defense for the arrested was denied and the presiding officer, when questioning the defendants, often acted more like a prosecutor than like an impartial judge. As Lewy stated, “The legal procedures of Ottoman military courts, including those operating in 1919-20, suffered from serious shortcomings when compared to Western standards of due process of law.” The court did not listen to any testimony during judgment and the decisions were made by relying solely on false witnesses without considering the answers of the defense.

(Article 6) The chief organizers of the Armenian Genocide, Minister of War Enver, Minister of the Interior Talaat and Minister of the Navy Jemal were all condemned to death for their crimes; however, the verdicts of the courts were not enforced.
The courts-martial operating in the occupied Istanbul tried Enver, Talat and Cemal and convicted them to capital punishment in absentia. Yet, they were not found guilty of “organizing and performing massacres against Armenians,” as stated in the resolution, but they were found guilty of political crimes for dragging the country into a terrible war. The fact that the verdicts of the courts were not enforced has nothing to do with ignorance or being indifferent to the suffering of Armenians, but that the guilty parties had fled the country after the war. Anyhow, the untold verity about these people is that they were assassinated by a secret Armenian organization called “Nemesis” in the countries where they sought refuge. Sadly, the Nemesis organization also killed some statesmen like Sait Halim Pasha, Bahaeddin Takir and Cemal Azmi without judgment although the courts found them innocent.

(Article 7) The Armenian Genocide and these domestic judicial failures are documented with overwhelming evidence in the national archives of Austria, France, Germany, Great Britain, Russia, the United States, the Vatican and many other countries, and this vast body of evidence attests to the same facts, the same events, and the same consequences.
This is also untrue. I have personally dug out the documents preserved at the US National Archives and Research Foundation and found no concrete evidence in the documents that can be qualified for use in court. The documents in the archive contain reports by the consul and the testimony of the missionaries who were biased toward the Muslims and the Turks and reported information that they had not witnessed, but rather heard through secondary sources. It can safely be claimed that an overwhelming amount of these documents and reports are based on hearsay. There are also large amount of documents, or rather statements, from the Patriarchate and Taşnaksutyun political propaganda offices. As a matter of fact, documents and reports from the United States consuls had been examined by the officials “for any mention of forty-five Malta detainees accused of outrages against Armenians and other Christians” and found no information that could “be employed in a court of law.” Thus, one cannot help thinking that this might be the reason why the proposal of the Turkish government to set up an international committee of historians have so far been refused by the Republic of Armenia.

(Article 8) The United States National Archives and Record Administration possesses extensive and thorough documentation on the Armenian Genocide, especially in its holdings under Record Group 59 of the United States Department of State, files 867.00 and 867.40, which are open and widely available to the public and interested institutions.

The documents in the American archives have been classified under various categories. The collection that is mostly used by the Armenians as basis for their claims is from the Records of the Department of State, especially the section classified as “Internal Affairs of Turkey 1910-1929.” Most of these documents were collected with the help of the two Armenian secretaries of Ambassador Henry Morgenthau. Reports from the Armenian political propaganda offices were also included in the mentioned reports. When one studies these documents carefully, and ignores the lines of hearsay cited in the reports, he/she can gather a wealth of information about the implementation of the relocation process. For example, we learn from the reports of J. Jackson, the consul of Aleppo, that the number of Armenians who reached the city of Aleppo was up to 500,000, that these people were settled in the houses and camps in and around the city. The consul also gives lists of arrivals by sex, religion and sect.

(Article 9) Henry Morgenthau, US Ambassador to the Ottoman Empire from 1913 to 1916, organized and led protests with officials from many countries, among them the allies of the Ottoman Empire, against the Armenian Genocide he said occurred.

The use of Morgenthau’s book to support genocide claims is not a scholarly approach. Heath Lowry, a professor of history at Princeton, has documented without a shadow of a doubt that the Armenian secretaries of the ambassador changed the contents of the reports that came from towns and cities in Anatolia. As a matter of fact, there are in the archives the original documents of the reports of the missionaries and a scholarly approach requires the use of this material. An important detail about Ambassador Morgenthau is that he had never been to Anatolia and was pro-Armenian throughout his career. Adm. Bristol, who was his successor, accused him of taking sides and exaggerating the reports about the massacres. Historians specialized in American politics share the opinion that Morgenthau wrote his book in support of the Armenian National Delegation at Paris in 1919, which had been waging a campaign to persuade the Allies to carve out independent Armenian state in the eastern part of Anatolia.

(Article 10) Ambassador Morgenthau explicitly described to the United States Department of State the policy of the government of the Ottoman Empire as ‘a campaign of race extermination,’ and was instructed on July 16, 1915, by United States Secretary of State Robert Lansing that the `Department approves your procedure . . . to stop Armenian persecution.’
Such statements in Morgenthau’s report show how much he had been influenced by his interpreter, Arshag Schmavonian, and his secretary, Hagop Andonian. We must remind the reader that when the ambassador made these remarks, the relocation of Armenians had not started yet or had been implemented in a few strategic towns. It should be kept in mind that the transportation began in many eastern cities after the 1st of July. To name but few, the transportation of Armenians began in Harput on July 4 and in Yozgat on July 18. So, when Morgenthau wrote his report in July, it was very early to call the events “a campaign of race extermination.” This report is an indication of the prejudice of the consul. The quotation in the resolution must be considered in line with the wordings of the reports of the consular since at it is impossible for the US Department of State to have knowledge of the events that took place in the Near East at such an early date.

(Article 11) Senate Concurrent Resolution 12 of Feb. 9, 1916, resolved that ‘the President of the United States be respectfully asked to designate a day on which the citizens of this country may give expression to their sympathy by contributing funds now being raised for the relief of the Armenians,’ who at the time were enduring `starvation, disease, and untold suffering.’
In fact, Robert Lansing in his report dated Nov. 21, 1916 to President Wilson claimed that the Armenian deportation was due to the betrayal of the Armenians. The resolution in question aimed at initiating a relief campaign to increase America’s support to the refugees in the Armenian camps. Thus, it is obvious that resolution of Robert Lansing did not have a purpose like the resolution worded. It should be underlined that Muslim villagers were also suffering from the same conditions. Justin McCarthy in his book (”Death and Exile”) puts the losses of Muslims above 2 million, most of which were caused by epidemics and starvation. Prof. Hikmet Özdemir, in his book “March with Epidemics 1914-1918,” stated the victims to the epidemics among military personal was exactly 401,859.

(Article 12) President Woodrow Wilson concurred and also encouraged the formation of the organization known as Near East Relief, chartered by an Act of Congress, which contributed some $116 million from 1915 to 1930 to aid Armenian Genocide survivors, including 132,000 orphans who became foster children of the American people.
First, the first formation of this organization was in 1916 under the American Committee for Armenian and Syrian Relief. The US Ambassador Morgenthau had an important role in the foundation of the committee, also the most active members of this committee were missionaries and consul generals in particular.
For example the coordinator at Aleppo was Consul General J.J. Jackson. In 1919 all relief organizations in the Near East came under the umbrella of a new organization called Near East Relief. One of the most important details that were not mentioned in the resolution is that these relief organizations helped the Armenians with the help, support and permission of the Ottoman government.

In the beginning of the war the Ottoman Empire rejected aid from foreign organizations to the Armenians on the grounds that it may have “encouraged resistance against relocation orders” and that all needs of refuges were to be met by the state. However when the economic condition of the state worsened all relief organizations were given permission to work and full access to the camps. The presence of relief organizations at camps is self-evident of the fact that the empire had no intention to implement of race extermination to the Armenians as often claimed by the Armenian historians.

(Article 13) Anatolia between 1914 and 1920. During his term in Turkey as high commissioner, Admiral Mark L. Bristol wrote on March 12, 1926, about the Armenian massacres in the East, saying that “the extent of the excesses committed will never be known.”
He also noted this: “I have received reports from Americans who were there at the time to the effect that the Christians cleared out the Moslem population completely so that ‘there was not a living thing, even a dog, a cat or a chicken left in the country.’
“Russians also reported that the Armenians had killed most of the Muslims in the districts of Erzurum.” (NARA 767.90g15). Unfortunately, little scholarly attention has been paid to the atrocities committed by the Armenians.

(Article 14) The resolution followed the April 13, 1920 report to the Senate of the American Military Mission to Armenia led by General James Harbord, that stated “[m]utilation, violation, torture, and death have left their haunting memories in a hundred beautiful Armenian valleys, and the traveler in that region is seldom free from the evidence of this most colossal crime of all the ages.”
Although Gen. Harbord was a pro-Armenian person, he listened to Muslim villagers about the massacres perpetuated by the Armenian bandit Andranik and changed the tone of his report. As a matter of fact, in spite of all Armenian propaganda, Harbord argued that the US must not overtake the mandate of Armenia without the whole of Anatolia -- Rumelia, Istanbul and Caucasia included -- since Armenia alone could not survive without a large amount of money and military presence. This report seems to have played an important role in changing the attitude of the congressmen to the creation of Armenia under the American mandate.

(Article 15) As displayed in the United States Holocaust Memorial Museum, Adolf Hitler, on ordering his military commanders to attack Poland without provocation in 1939, dismissed objections by saying “[who], after all, speaks today of the annihilation of the Armenians?” and thus set the stage for the Holocaust.
To refer Adolf Hitler in the resolution (Article 15) is very deceptive. Armenian historian Dr. Robert John, American historian Heath Lowry and Turkish historian Türkkaya Ataöv have proved that this quote is false. That quote was not found in any speech delivered by Hitler or filed in the documents of Nuremberg. The court had filed two versions of Hitler’s speech to army commanders in August 22, 1939, from the German military records. These have the numbers of US-29/786 PS and US-30/1014 PS and none of these files have this quote.

(Article 16) Raphael Lemkin, who coined the term “genocide” in 1944, and who was the earliest proponent of the United Nations Convention on the Prevention and Punishment of Genocide, invoked the Armenian case as a definitive example of genocide in the 20th century.
When Rafael Lemkin defined the crime of genocide he might have used this expression, but that does not prove anything. First of all, Lemkin was not a historian and surely he read only the Armenian version of the story. Since then, many valuable contributions have been made about the details of the relocation of the Armenians, most of which demonstrates that the relocation and settlements were not in line with the definition of the term genocide.

(Article 17) The first resolution on genocide adopted by the United Nations at Lemkin’s urging, the Dec. 11, 1946 United Nations General Assembly Resolution 96(1) and the Untied Nations Convention on the Prevention and Punishment of Genocide itself recognized the Armenian Genocide as the type of crime the United Nations intended to prevent and punish by codifying existing standards.
This is another false claim. The UN never recognized “the Armenian Genocide.” On the contrary, a sub-committee, which gathered in 1985, refused to receive the report of Mr. Whitaker in the light of evidence against the genocide convention and that only “took note” of the report.

(Article 18) In 1948, the United Nations War Crimes Commission invoked the Armenian Genocide “precisely . . . one of the types of acts which the modern term ‘crimes against humanity’ is intended to cover” as a precedent for the Nuremberg tribunals.
This article of the resolution is based on wrong conception. First of all, it should be stated that the suspects in the Nuremberg courts were punished for crimes against humanity. In fact, the adverse of it is not possible because the genocide convention was accepted in 1951.

(Article 19) The Commission stated that “[t]he provisions of Article 230 of the Peace Treaty of Sevres were obviously intended to cover, in conformity with the Allied note of 1915 ....offenses that had been committed on Turkish territory against persons of Turkish citizenship, though of Armenian or Greek race. This article constitutes therefore a precedent for Article 6c and 5c of the Nuremberg and Tokyo Charters, and offers an example of one of the categories of ‘crimes against humanity’ as understood by these enactments.”
As explained in the previous article, Nuremberg courts were established by the Allied states to punish the defeated governments for the crimes committed in World War II. The lawsuits of those courts were not “genocide lawsuits.” Therefore, 6c and 5c articles of Tokyo agreement can never be an example for the Armenian thesis.

(Article 20) House Joint Resolution 148, adopted on April 8, 1975, resolved: "[t]hat April 24, 1975, is hereby designated as the 'National Day of Remembrance of Man's Inhumanity to Man,' and the President of the United States is authorized and requested to issue a proclamation calling upon the people of the United States to observe such day as a day of remembrance for all the victims of genocide, especially those of Armenian ancestry."
Unfortunately, as a result of that decision taken under the influence of the Armenian propaganda, US presidents discriminate against the victims of World War I by race and religion, and only speak for Armenian losses on the Remembrance Day. It is not a civilized attitude and I believe that one should not use the victims of the wars for their political causes.

 

(Article 21) President Ronald Reagan in proclamation number 4838, dated April 22, 1981, stated in part “like the genocide of the Armenians before it, and the genocide of the Cambodians, which followed it -- and like too many other persecutions of too many other people --the lessons of the Holocaust must never be forgotten.”
 
If the fact that the speechwriter of President Ronald Reagan was Kenneth L. Khachigian is taken into account, one can understand why the president used this terminology as opposed to that of his predecessors.

(Article 22) House Joint Resolution 247, adopted on Sept. 10, 1984, resolved: “[t]hat April 24, 1985, is hereby designated as ‘National Day of Remembrance of Man’s Inhumanity to Man,’ and the President of the United States is authorized and requested to issue a proclamation calling upon the people of the United States to observe such day as a day of remembrance for all the victims of genocide, especially the one and one-half million people of Armenian ancestry.”
Even after such a decision, it is important to note that US presidents have since then not recognized April 24 as “Armenian Genocide Day.” The resolution of the House of Representatives was certainly a political one; few of undersigned persons cared about its truthfulness.

(Article 23) In August 1985, after extensive study and deliberation, the United Nations SubCommission on Prevention of Discrimination and Protection of Minorities voted 14-1 to accept a report entitled “Study of the Question of the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide,” which stated “[t]he Nazi aberration has unfortunately not been the only case of genocide in the 20th century. Among other examples, which can be cited as qualifying, are….the Ottoman massacre of Armenians in 1915-1916.”
This is one of the untrue articles of the resolution. The UN has never accepted the report of Mr. Whitaker and as we have shown below, the Subcommittee did not receive the report in question, but only “took note of.” (File E/CN.4/1986/5-E/CN.4/Feb.2/1985/57; Para.57) and instead of that, it is added to the special report as “noted” (E/CN.4/1986/5 E/CN.4/Feb.2/1985/57 page 99. Para 1). Unfortunately, we have encountered that big lie even in scientific meetings.

(Article 24) This report also explained that “[a]t least 1,000,000, and possibly well over half of the Armenian population, are reliably estimated to have been killed or death marched by independent authorities and eye-witnesses. This is corroborated by reports in United States, German and British archives and of contemporary diplomats in the Ottoman Empire, including those of its ally Germany….”
It is obvious that Mr. Whitaker’s report was prepared with the direction of Armenian historians. As a matter of fact, in the meeting of the subcommittee, US representative Mr. Carey said: “All the existing sources have not been taken into account and the matter has not been elaborated sufficiently in depth. The question of genocide has not been elucidated sufficiently.” Carey added, “He was not in a position to approve any resolution on this issue.” In the same meeting of the committee, French representative Mr. Joinet said, “The debate on Mr. Whitaker’s report is in fact a debate on history.”

(Article 25) The United States Holocaust Memorial Council, an independent federal agency, unanimously resolved on April 30, 1981, that the United States Holocaust Memorial Museum would include the Armenian Genocide in the Museum and has since done so.
This resolution cannot be taken as a proof of the international acceptance of the so-called Armenian genocide, nor does it strengthen the false Armenian thesis.

(Article 26) Reviewing an aberrant 1982 expression (later retracted) by the United States Department of State asserting that the facts of the Armenian Genocide may be ambiguous, the United States Court of Appeals for the District of Columbia in 1993, after a review of documents pertaining to the policy record of the United States, noted that the assertion on ambiguity in the United States record about the Armenian Genocide “contradicted longstanding United States policy and was eventually retracted.”
Like other decisions that were taken without consulting the Turkish side, this resolution also is not obligatory.

(Article 27) On June 5, 1996, the House of Representatives adopted an amendment to House Bill 3540 (the Foreign Operations, Export Financing, and Related Programs Appropriations Act, 1997) to reduce aid to Turkey by $3 million (an estimate of its payment of lobbying fees in the United States) until the Turkish government acknowledged the Armenian Genocide and took steps to honor the memory of its victims.
Again this decision was taken under the pressure of the effective Armenian lobbying in the House of Representatives. Unfortunately, the politicians are not very interested in reality. In fact, Turkey has a very strict policy concerning US aid, and will not accept any stipulation of this kind in order to benefit from US aid.

(Article 28) President William Jefferson Clinton, on April 24, 1998, stated: “This year, as in the past, we join with Armenian-Americans throughout the nation in commemorating one of the saddest chapters in the history of this century, the deportations and massacres of a million and a half Armenians in the Ottoman Empire in the years 1915-1923.”
As it is seen, President Clinton talked about massacres and deportations but did not define that tragedy as “genocide.” Genocide is a crime against humanity as defined by the UN Convention of 1948. Moreover, “massacre” and “genocide” are very different terms from the perspective of law. No need to say that massacres may occur anywhere and anytime during wars.

(Article 29) President George W. Bush, on April 24, 2004, stated: “On this day, we pause in remembrance of one of the most horrible tragedies of the 20th century, the annihilation of as many as 1.5 million Armenians through forced exile and murder at the end of the Ottoman Empire.”
Again the events that took place in Anatolia between 1915 and 1923 were defined as tragedy in the speech of President Bush. A moment of silence for the victims of war is a duty for all human beings.

(Article 30) Despite the international recognition and affirmation of the Armenian Genocide, the failure of the domestic and international authorities to punish those responsible for the Armenian Genocide is a reason why similar genocides have recurred and may recur in the future, and that a just resolution will help prevent future genocides.
Unfortunately those who are saying this carried out a massacre in Hocalı in Feb. 26, 1992, deported 180,000 Azeris from the Karabag enclave and occupied 20 percent of Azerbaijan’s territory. Today there are more than 1 million refugees in the city of Baku from the occupied areas and these people live in deplorable conditions
Anatolia between 1914 and 1920. During his term in Turkey as high commissioner, Admiral Mark L. Bristol wrote on March 12, 1926, about the Armenian massacres in the East, saying that “the extent of the excesses committed will never be known.”
He also noted this: “I have received reports from Americans who were there at the time to the effect that the Christians cleared out the Moslem population completely so that ‘there was not a living thing, even a dog, a cat or a chicken left in the country.’
“Russians also reported that the Armenians had killed most of the Muslims in the districts of Erzurum.” (NARA 767.90g15). Unfortunately, little scholarly attention has been paid to the atrocities committed by the Armenians.

July 16

Ermeni KATLİAMLARI -Tablo 1-

1906-1922 YILLARI ARASINDA ANADOLU'DA VE KAFKASLAR'DA ERMENİLER TARAFINDAN KATLEDİLEN TÜRKLERE AİT TABLO
Cilt ve Belge no
Tarih Yer Ölü
1/2
1914-2-21 Kars, Ardahan 30.000
1/3
1916-5-8 Pasinler 2.000
1/3
1916-5-8 Tercan 563
1/3
1916-5-8 Van, Tatvan 1.600
1/3
1915-5-9 Bitlis 40.000
1/3
1916-5-8 Bitlis 10.000
1/3
1915-5-9 Bitlis 123
1/4
1915 Van 44
1/4
1916-5-22 Van 1.000
1/4
1916-5-22 Köprüköy / Van 200
1/4
1916-5-22 Van 15.000
1/4
1916-5-22 Van 8
1/4
1916-5-22 Van 8.000
1/4
1916-5-22 Van 80.000
1/4
1916-5-22 Van 15.000
1/5
1916-5-23 Of 5
1/6
1916-5-23 Trabzon 2086
1/6
1916-5-23 Van 300
1/6
1916-5-11 Van 44.233
1/6
1916-5-11 Malazgirt 20.000
1/7
1916-6-11 Bitlis 12
1/8
1916-4-1 Van, Reşadiye 15
1/9
1916-6 Van Abbasağa 14
1/9
1916-6 Edremid, Vastan 15.000
1/10
1915-4 Bitlis 29
1/10
1915-4 Muradiye 10.000
1/11
1915-5 Van 20.000
1/11
1915-2 Haskay 200
1/11
1915-2 Dutak 3
1/12
1915-4 Van 120
1/12
1915 Van 150
1/11
1915-5 Bitlis 16.000
1/11
1916-5 Muş 500
1/12
1916-5-25 Bayezid 14.000
1/13
l 915 Muş 800
1/13
l 915-8 Müküs 126
1/13
l 915-6-7 Müküs Sehan 121
1/13
l 915-7 Muş Akçan 19
1/13
329 Muş 10
1/14
l 915 Bitlis Hizan 113
1/15
l 915 Van 5200
1/16
1916-8-14 Bitlis 311
1/19
1916-6-6 Şatak Serir 45
1/19
1916-6-6 Şatak 1150
1/23
1916-1-15 Terme 9
2/2
1919-1-25 Kars 9
2/3
1919-1-21 Kilis 2
2/4
1919-2-26 Adana, Pozantı 4
2/5
1919-5-18 Osmaniye 1
2/7
1919-6-13 Pasinler 3
2/10
1919-6-3 Iğdır 8
2/11
1919-7-7 Kars, Göle 9
2/12
1919-7-9 Kağızman 6
2/13
1919-7-9 Kurudere 8
2/16
1919-7-8 Mescidli 4
2/16
1919-7-8 Gülyantepe 10
2/22
1919-7-11 Mescidli 20
2/26
1919-7-19 Bulaklı 2
2/31
1919-7-24 Kars, Kağızman 9
2/36
1919-7 Sarıkamış 803
2/37
1919-7 Sarıkamış 695
2/38
1919/8 Muhtelif Köyler 2502
3/1
1919-7-5 Kağızman 4
3/1
1919 Tiknis, Ağadeve 5
3/1
1919-7-19 Pasinler 2
3/1
1919 Nahçıvan 4000
3/6
1919-7 Kurudere 8
3/6
1919-7-4 Akçakale 180
3/6
1919 Sarıkamış 9
3/7
1919-8-15 Erzurum 153
3/7
1919-8-15 Erzurum 426
3/14
1919-9 Allahüekber 3
3/16
1919-9-14 Sarıkamış 2
3/18
1919-11-11 Maraş 2
3/19
1919-11 Adana 4
3/19
1919-11-16 Ulukışla 7
3/22
1919-12-7 Adana 4
3/26
1920-1-22 Antep 1
3/27
1919-9 Ünye 12
3/28
1920-2-28 Pozantı 40
3/29
1920-2-10 Çıldır 100
3/32
1920-3-9 Zaruşat 400
3/33
1920-2-2 Şuregel 1350
3/35
1338-3 Maraş 4
3/36
1920-3-22 Şuregel, Zaruşat 2000
3/37
1920-3-9 Zaruşat 120
3/37
1920-3-16 Kağızman 720
3/39
1920-4-6 Gümrü 500
3/40
1920-4-28 Kars 2
3/41
1920-5-5 Kars 1774
3/46
1920-5-22 Kars 10
3/47
1920-7-2 Kars, Erzurum 408
3/47
1920-7-2 Zengibasar 1500
3/49
1920-7-27 Erzurum 69
3/50
1920-2-1 Zaruşat 2150
3/50
1920-5 Kars, Erzurum 27
3/50
1920-8 Oltu 650
3/50
1920-8 Kars, Erzurum 18
3/51
1920-10-15 Bayburt 1387
3/52
1920-10-20 Göle 100
3/53
1920-10-17 Pasinler 9287
3/54
1920-10-18 Tortum 3700
3/55
1920-10-19 Erzurum 8439
4/2
1920-10-26 Kars civarı 10693
4/3
1920-10-?8 Aşkale 889
4/4
1919-1-6 Zaruşat 86
4/5
1920-12-1 Kosor 69
4/6
1920-12-3 Göle 508
4/7
1920-12-4 Kosor 122
4/9
1920-12-4 Kars, Zeytun
28
4/10
1920-12-4 Sarıkamış
1975
4/12
1920-12-6 Göle
194
4/14
1920-12-7 Kars, Digor
14620
4/16
1920-12-14 Sarıkamış 5337
4/17
1920 Göle 600
4/17
1920 Kars 3945
4/18
1920
Haramivartan 138
4/19
1920
Nahçıvan 64408
4/20
1920-11-29
Zarcışat 1026
4/21
1921-2
Zenibasar 18
4/23
1920
Nahçıvan 5307
4/24
1920-2
Kars civarı 561
4/26
1920-12
Erivan 192
4/27
1921
Karakilise 6000
4/29
1921-11-21
Pasinler 53
4/29
1921-11-21
Erzurum 1215
4/30
1918
Hınıs 870
4/31
1918
Tercan 580
4/32
1921 Nahçıvan 12
4/33
1921 Bayburt 580
4/34
1921 Arpaçay 148

Ermeni KATLİAMLARI -Tablo 2-

SAYI TESPİTİ YAPILAMAYAN OLAYLAR TABLOSU
Cilt ve Belge no
Tarih Yer Ölü
1/2
1906-2-11 Revan 25 köy halkı
1/3
1915-5-9 Bitlis 1 köy halkı
1/3
1915-5-9 Bitlis Sayı belirsiz
1/4
1916-5-22 Van Sayı belirsiz
1/6
1916-5-23 Van Sayı belirsiz
1/6
1915-5-11 Trabzon Sayı belirsiz
1/7
1916-6-11 Bitlis Sayı belirsiz
1/7
1916-6-11 Van Sayı belirsiz
1/7
1916-6-11 Başkala Sayı belirsiz
1/10
1915-6-11 Van 180 hane
1/11
1915-6 Bitlis 100 hane
1/11
1915-5 Van Sayı belirsiz
1/11
1915-6-10 Maçka Sayı belirsiz
1/13
1914-12-17 Eleşkird Sayı belirsiz
1/13
1916-5-23 Hınıs Sayı belirsiz
1/13
1915-12 Muş Sayı belirsiz
1/13
1915-1 Muş 2 köy halkı
1/13
1915 Elaziz Sayı belirsiz
1/13
1915-8 Gevaş Sayı belirsiz
1/13
1915-2 Şatak 9 köy
1/14
1915 Hizan Sayı belirsiz
1/18
1916-6-3 Diyarbakır 55
1/20
1916-5 Tercan 30 köy
2/2
1919-1-25 Ardahan Sayı belirsiz
2/15
1919-7-8 Gülantab 2 köy
2/20
1919-7-16 Büyük Vedi Sayı belirsiz
2/32
1919-7-25 Gümrü Sayı belirsiz
2/35
1919-7-12 Kars 1 aile
3/1
1919-7 Artvin Birçok
3/1
1919-7 Bayezid Birtakım
3/4
1919-8 Nahçıvan 3 köy ahalisi
3/6
1919 Sarıkamış Çok sayıda
3/6
1919 Sarıkamış 1 köy
3/6
1919 Sarıkamış Sayı belirsiz
3/6
1919-8-15 Erzurum 30 hane
3/8
1919-7-12 Kars 2 aile
3/9
1919-8-12 Kars Sayı belirsiz
3/9
1919-8-12 Kars Tüm erkekler
3/9
1919-8-12 Kars Bütün halk
3/9
1922-8-18 Kars Tüm erkekler
3/12
1919-8-31 Sarıkamış Bütün halk
3/12
1919-8-31 Kağızman Sayı belirsiz
3/13
1919-8-18 Kağızman Sayı belirsiz
3/14
1919-9 Karaurgan Sayı belirsiz
3/16
1919-9-14 Sarıkamış Sayı belirsiz
3/31
1920-3-3 Kozan Çok sayıda
3/33
1920 Şuragel Sayı belirsiz
3/37
1920-3-9 Zaruşad Sayı belirsiz
3/37
1920-3-16 Kağızman Sayı belirsiz
3/47
1920-5-24 Kars Civarı Sayı belirsiz
3/49
1920-7-27 Oltu-Göle Tüm erkekler
3/50
1920-5-24 Kars civarı Bütün halk
4/8
1920-12-3 Kars Sayı belirsiz
4/23
1919 Kars civarı Bir kaç çadır
4/23
1919-3 Kars civarı 85 hane
4/23
1919-3 Sarıkamış 1 köy halkı
4/23
1919-2 Iğdır Yüzlerce kişi
4/23
1920 Kars civarı Sayı belirsiz
4/26
1920-11 Erivan-Kars Sayı belirsiz
4/30
1918 Tekman Sayı belirsiz

Ermeni KATLİAMLARI

 ERMENİ İSYAN ve KATLİAMLARI

Berlin Antlaşması'nın imzalanmasını izleyen dönemde Ermeni sorunu iki yönde gelişmiştir. Bunlardan ilki, Batılı devletlerin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki baskı ve müdahaleleri; ikincisi ise, Anadolu, Suriye ve Rumeli'de yaşayan Ermenilerin Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, özellikle Doğu Anadolu ve Klikya'da yeraltında örgütlenmeleri ve silahlanmalarıdır.

İlk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumu İngiliz ve Fransızları Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiştir. Doğu Anadolu'daki İngiliz Konsoloslukları'nın sayısı hızla artmış, ayrıca bölgeye çok sayıda Protestan misyonerler gönderilmiştir. Bu kışkırtmalar sonucunda Doğu Anadolu'da 1880'den itibaren çeşitli Ermeni komiteleri kurulmaya başlamıştır. Ancak, yerel düzeyde kalan bu komiteler, Osmanlı yönetiminden şikayeti olmayan, barış ve refah içinde yaşayan Ermeni halkının ilgisini çekmediğinden başarılı olamamıştır.

Osmanlı Ermenilerini içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olmayınca, bu kez Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulması yoluna gidilmiştir. Böylece 1887'de Cenevre'de sosyalist eğilimli, ılımlı militan Hınçak, 1890'da ise Tiflis'te aşırı, terör, isyan, mücadele ve bağımsızlık yanlısı Taşnak Komiteleri ortaya çıkmıştır. Bu komitelere, "Anadolu topraklarının ve Osmanlı Ermenilerinin kurtarılması" hedef olarak gösterilmiştir.

İstanbul'da örgütlenen ve Avrupa devletlerinin dikkatlerini Ermeni meselesine çekerek Osmanlı Ermenilerini kışkırtmayı hedefleyen Hınçakların başlattığı ayaklanma girişimlerini, aralarında siyasi mücadele başlayan Taşnaklarınki izlemiştir. Bu ayaklanma girişimlerinin ortak özellikleri; Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitelerce planlanmış ve yönlendirilmiş olmaları ile örgütlenme faaliyetlerinde Anadolu'ya yayılan misyonerlerin büyük katkısının bulunmasıdır.

İlk isyan 1890'daki Erzurum'da gerçekleşmiştir. Bunu, yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun isyanı, Babıali gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası'nın işgali, 1903'te ikinci Sasun isyanı, 1905'te Sultan Abdülhamid'e suikast girişimi ve nihayet 1909'da gerçekleşen Adana isyanı izlemiştir. 1914'de Zeytun'da 100, 1915 Van olaylarında 3.000 ve 1914-1915 Muş olaylarında 20.000 Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir.

İsyanların Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor" mesajıyla yansıtılmış ve Ermeni sorunu giderek uluslararası bir sorun niteliği kazanmıştır. Nitekim, döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları, "Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak" olduğunu kaydetmektedir.

Öte yandan sömürgeci devletlerin diplomatik temsilcilikleri Anadolu'ya dağılmış Hıristiyan misyonerler ile birlikte Ermeni propagandasının Batı kamuoyuna iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük rol oynamışlardır.

Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir.

Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve Köyü'nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.

ERMENİ KATLİAMLARI HAKKINDA GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Ermenilere sırasıyla, Anadolu'da; "Kara Haç", "Armenakan" ve "Vatan Koruyucuları", Cenevre'de; "Hınçak", Tiflis'te; "Taşnak" komiteleri kurdurulmuştur. Bu komitelere hedef olarak Doğu Anadolu toprakları, amaç olarak ise Osmanlı Ermenileri'nin birliği gösterilmiştir.

Bu amaçla kışkırtılan Ermeni komiteleri, ilk olarak 1890 Erzurum isyanını gerçekleştirmiş, ardından da Kumkapı gösterisi, Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, Sasun isyanı, Bab-ı Ali gösterisi, Zeytun ve Van isyanı, Osmanlı Bankası'nın işgali, Sultan Abdülhamit'e suikast teşebbüsü ve 1909 Adana isyan isyanlarını çıkartmışlardır.

Bu isyanlar sırasında, 1914'de Zeytun'da 100, 1915 Van olaylarında 3000 ve 1914-
1915 Muş olaylarında 20.000 Türk, Ermeni mezalimi sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Ermeni isyan ve katliamları sırasında katledilen Türklerin sayısı belgelere göre 517.955'dir. Olay tarihi ve yeri belli olup da sayı tespiti yapılamayanlarla birlikte bu rakam 2 milyona ulaşmaktadır.

Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya
Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermiştir. Bu dönemde Ermeniler, Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir.

Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zarar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve köyünün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür.